ALEVİLİK - MÜSLÜMANLIK

Dr İsmail BEŞİKÇİ

 

Home  |  Destpêk  |  Ana Sayfa


Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, Alevilik-Müslümanlık-Şiilik arasındaki ilişkiler sağlıklı bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş ilişkiler değildir. Alevilik, çok yerde, çok zaman Müslümanlık sayılmaktadır. Bu, çok yanlış bir düşüncedir. İkinci olarak da Alevilik Şiilikle karıştırılmaktadır. Aleviliğin Şiilik olduğu veya Şiiliğin Alevilik olduğu söylenmektedir. Halbuki Şiilik Müslümanlıktır. Alevilik ise ayrı bir dindir, inançtır. Bu yazıda, Alevilik- Müslümanlık-Şiilik arasındaki ilişkileri konu etmeye, bu ilişkilere açıklık getirmeye çalışacağım.

Müslümanlıkta iki önemli mezhep vardır. Sünnilik, Şiilik. Bu iki büyük bölünmeyi siyasal partiler olarak da anlamak mümkündür. Sünni İslam içinde de, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli şeklinde alt mezhepler vardır.

Ama İslamiyetteki, Müslümanlıktaki Sünnilik-Şiilik mücadelesi çok kanlı bir mücadeledir. Bu mücadeleyi, İslamiyetteki iktidar kavgası olarak değerlendirmek mümkündür

İslamdaki iktidar kavgası, Peygamber Muhammed’in ölümünden hemen sonra başlamıştır. Peygamber’in yaşadığı dönemde, kendisinden sonra halife olarak, amcası Ebu Talib’in oğlu ve damadı olarak Ali’yi gösterdiği belirtilmektedir. Fakat Ali karşıtları,  Ebubekir, Ömer, Osman taraftarları, bu düşüncenin yaşama geçmesine engel oldu.  Ebubekir, 632-634 yılları arasında Halife oldu. Ebubekir’in vefatından sonra 634-644 arasında Halife Ömer’di. Ömer’in yaşamı bir suikastla son buldu. Ömer’den sonra Osman 644-656 yılları arasında Halifelik yaptı. Ali’nin halifeliği her seferinde engellendi. Halife seçiminde her zaman mücadeleler, silahlı kavgalar oldu. Osman’ın yaşamı da bir suikastla son buldu.

Osman öldürülür öldürülmez, Ali kendisini Halife ilan etti. Dördüncü Halife Ali oldu. Ali’nin halifeliği İslamdaki iktidar kavgasını kızıştırdı. 656’da, Basra’da Cemel Vakası yaşandı. Bu Prygamber’in damadı Ali ile Peygamber’in eşi Ayşe arasında yaşandı. Bu savaşta, her iki taraftan onbinlerce Arap öldü. Öte yandan Şam Valisi Muaviye Ali’nin halifeliğini tanımadı. Muaviye ile Ali arasındaki iktidar mücadelesi 657’de gerçekleşen Sıffın Savaşı’nı getirdi. Sıffın, Suriye’de, Rakka’ya yakın bir yerdeydi. Sıffin Savaşı, Amr İbn-ül As ve Hakem Olayı İslam’daki iktidar kavgasının, iktidar için yapılan savaşın hangi noktalara kadar vardığının işaretidir. Dört halifeden üçünün suikastla öldürülmesi dikkate değer bir durumdur.

661’de, Ali de bir suikastla öldürüldü. Ali, camide, ibadet yaparken bıçaklanarak öldürüldü. Ali’nin öldürülmesinden sonra, Muaviye, kendini Halife ilan etti. Şam Valisi Muaviye’nin Halife olmasıyla İslam’da Emevi Hanedanı kurulmuş oldu. Emeviler de Haşimi Sülalesi’ne mensuptu. Peygamber Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman ise Haşimi Sülalesi’nin Kureyş Kabilesi’ne mensuptu.

Emevi Hanedanı 750’de yıkıldı. 750’de, Abbasi Hanedanı kuruldu. Abbasilerle birlikte Haşimilerin Kureyş kolu yine Halife olarak göreve geldi.

Muaviye’nin kendisini Halife ilan etmesinden sonra da iktidar savaşı yoğun bir şekilde sürdü. Muaviye, Peygamber’in torunlarını kendisine biat ettirmek (bağlamak, kabul ettirmek) için çok yoğun bir çaba sarfetti.

Fatıma’nın ölümü de bu iktidar kavgasının çok önemli bir boyutudur. Peygamber’in kızı Fatıma, Şii anlayışına göre 614 doğumludur. Sünni anlayışa göre de 606 doğumludur. 624’de Ali ile evlenmiştir. Üçü erkek ikisi kız beş çocuk annesidir. İlk çocukları Hasan 624 doğumludur.

Fatıma’nın vefatı 632’dir. Peygamber’in ölümünden sonra, Ali defin işlemleriyle uğraşırken, Ebubekir, Ömer’in ve Osman’ın entrikaları sonuncu halife seçilmiş. Ömer, Fatıma’nın evine giderek, Ebubekir’in Halife seçildiğini bildirmiş, Ebubekir’e biat etmesini istemiştir. Fatıma bunu kabul etmemiş, arada çok yoğun tartışma, atışma olmuştur. Bu tartışma sırasında Ömer, Fatıma’ya, Ebubekir’e biat etmezse, evinin yakılacağını ihtar etmiştir. Bu tartışma ve darp sonrasında hamile Fatıma’nın çocuğunu düşürdüğü ve sonra vefat ettiği söylenir.

10 Ekim 680’de yaşanan Kerbela ise, İslam’ın getirdiği vurgulanan adalet, barış, huzur anlayışının son bulduğu bir andır.

Ali,  Fatıma, Kerbela,  On iki İmamlar, Hasan, Hüseyin Şiiliğin kavramlarıdır. Birinci İmam Halife Ali (599-661) Kufe’de camide öldürüldü. İkinci İmam Hasan ( 624-670) Medine’de, karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Karısı, Ali’den sonra Halife olan Muaviye tarafından kandırılmıştı. Üçüncü İmam Hüseyin (626-680) Kerbela’da kafası kesilerek öldürüldü. Kafası bir tepside Halife Yezid’e götürüldü. Yezid Muaviye’nin oğluydu.

Dördüncü İmam Zeynelabidin (658-714),  Kerbela’daki 72 kişiden kurtulan tek kişidir. Medine’de, gözlerden ırak, politika dışında bir yaşam sürdürürken zehirletilerek öldürüldü.

Beşinci İmam Muhammed Bakır (676-732), babası Zeynelabidin’den daha faal bir yaşam sürdü. Altıncı İmam Cafer-i Sadık (702-765) Şiiliğin önemli bir kitabı olan “Buyruk”u kaleme aldı.

Yedinci İmam Musa Kazım (745-799) Abbasi Halifesine saygısızlık yaptığı iddiasıyla sürüldüğü ve göz hapsinde tutulduğu, Irak’ın bir şehrinde öldürüldü.

Sekizinci İmam Ali Rıza (765-818) Abbasi Halifesi Me’mun tarafından göz hapsine alında, Meşded’e sürüldü. Orada zehirlenerek öldürüldü.

Dokuzuncu İmam, Muhammed Taki (811-835) Halife Mu’tasım tarafından Bağdat’da, zehirlenerek öldürüldü. Politik bir yönü yoktu.

Onuncu İmam Ali Naki  (828-868) Samara’da, Abbasi halifesi Mu’tez tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Onbirinci İmam Hasan Askeri (846-873) Abbasi halifesi Mutemid tarafından zehirlenerek öldürüldü. Halife Mutemid  Ali Soyu’nun tamamen yok edilmesine karar verdi. Çok büyük bir katliam gerçekleşti. Bu katliamdan sadece, Hasan Askeri’nin oğlu olan İmam  Muhammed Mehdi kurtuldu. O zaman İmam Mehdi dört yaşındaydı.

Onikinci İmam Muhammed Mehdi (869-   ) babası Hasan Askeri’nin öldürülmesinden sonra gizlenmiş, ondan sonra onu kimse görmemiştir. Halen yaşadığına inanılmaktadır. Birgün ortaya çıkacak ve adaletsiz dünyaya adalet getirecektir.

Bu tablodan da görüldüğü üzere, Emevi ve Abbasi halifeleri, peygamberin torunlarına karşı yoğun ve yaygın bir şiddet kullanmıştır. Oniki imamlar, mazlumdur. Düşünelim ki, Hüseyin’e bağlı 72 kişinin çoğu, kadınlar, çocuklar susuzluktan ölmüştür. Fırat Nehri, Kerbela’da, çadırların hemen ötesinde aktığı halde, Yezid’e bağlı ordular Hüseyin taraftarlarının Fırat’a gidip su almalarına engel olmuştur. Çadırların dışına çıkmayı yasaklamıştır. İslam’ın getirdiği söylenen barış, huzur, adalet eşitlik, Kerbela’da son bulmuştur.

Sünni İslam’daki bu devlet terörü, Kürd yazar Metin Aktaş tarafından kaleme alınan, Rüzgar Ateş Gibi Yakıyordu(Fam Yayınları, Mart 2014) romanında çok çarpıcı bir şekilde dile getirilmiştir. Yazar, Emevi hanedanının yıkıldığı, Abbasi hanedanlığının kurumlaşmaya başladığı dönemi söz konusu etmektedir. Halife seçilmek için düzenlenen entrikalar,  rüşvet, yolsuzluk, kölelik, hadımlık, harem, cariyeler vs. bir hadımın ağzından anlatılmaktadır. Bu bir romandır. Ama, yazar Metin Aktaş’ın belirttiği gibi bu romanın yazılışı sırasında tarihsel kaynaklar da değerlendirilmiştir.

Bilim olguları anlamaya çalışır. Olgular arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışır. Roman ise, insanların duygularını irdeler. Romancı Metin Aktaş, Rüzgar Ateş Gibi Yakıyordu romanında, birbirleri aleyhine dolaplar çevirmeye çalışan halifeleri, halife yakınlarını, haremi, cariyeleri, hadımları, köleleri… Onların duygularını, niyetlerini, bu süreçte gerçekleşen terörü, devlet terörünü ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Fethedilen alanlardaki halkın nasıl köleleştirildiği, köle pazarlarında satıldığı, köleliğin, hadımlığın nasıl kurumlaştırıldığı çok zengin olgularla dile getirmektedir. Fethedilen alanlarda, elde edilen ganimetin paylaşılması konusunda yapılan mücadele yine romanın önemli bir boyutudur.

Kur’an’da, köleliğin lağvedilmesiyle, kadınların durumuyla ilgili bazı olumlu belirlemeler vardır. Ama bunların çoğunun toplumsal bir karşılığı yoktur. Gerek Emevi gerek Abbasi halifeleri döneminde yoğun bir köleleştirme vardır.

Alevilik-Müslümanlık

İslami ve Alevi yaşam biçimine bakarak Aleviliğin İslam olmadığını anlamak çok kolaydır. Alevilik, elbette Müslümanlık değildir. Alevilik Müslümanlıktan çok önceki bir inançtır. Hatta Alevilik, Zerdüştlükten de önceki bir inançtır. Kuzey Mezopotamya kökenli bir inançtır. Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli göstergeler vardır. Bunlardan biri, Müslümanlıkta çok kadınla evliliğin yaygın olmasıdır. Peygamber döneminden beri İslam’da çok kadınla evlilik esastır. Dört Halife döneminde, Emevi ve Abbasi halifeleri döneminde ve daha sonraki dönemlerde, İslam’da çok kadınla evlilik yaygın bir gelenektir. Hem Sünni İslam’da, örneğin örneğin Suudi Arabistan’da, Türkiye’de, Kürdistan’da, hem de Şii İslam’da, örneğin İran’da bu uygulama, gelenek yaygındır. İslam’da, çok kadınla evlilik yanında, harem, istediğin kadar cariye edinmek de söz konusudur. Hatta Şii İslam’da, evdeki iki üç kadından ayrı olarak belirli bir süre, hatta bir günlüğüne bile sözleşmeli evlilik vardır. Alevilikte ise tek kadınla evlilik esastır.

Hem Sünni İslam’da, örneğin Suudi Arabistan’da, hem Şii İslam’da, örneğin İran’da,  kadınlar, çar, çarşaf içinde kapalıdır. Örneğin, Afganistan gibi alanlarda kadınlar burka denen bir çarşaf içindedirler. Alevilikte böyle bir uygulama yoktur. Bunlar, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli yaşam tarzlarıdır.

Alevilerdeki semah, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli bir ritüeldir. Bu, kadını kamuda görünür kılan, erkekle eşit kılan bir ritüeldir. İslam’da buna benzer bir ritüel yoktur. İslam’da kadın görünmezdir, kapalıdır, erkeğin arkasından gelir. Örneğin, Suudi Arabistan’da kadınlar, otomobil kullanamamaktadırlar.

Müslümanlığın, fetih-ganimet esasına dayanan bir dinamiği vardır. Bir ülke fethedilecek. Halkı Müslümanlığa davet edilecek. Müslümanlığı kabul etmezse, kadınları, çocukları, malları-mülkleri ganimet sayılacak. Müslümanlığı kabul edenlerin mallarına mülklerine de el konulacak. Sadece, öldürülmekten  kurtulmuş olacaklar. Bütün bunlar Alevilikte var mı? Alevilikte, orayı burayı fethedip, halkı Aleviliğe davet etmek, Aleviliği kabul etmeyenleri katletmek, mallarını mülklerini kadınlarını çocuklarını yağmalamak  var mı?

Namaz, oruç, haç, zekat, kelime-i şahadet,  İslam’ın temel ibadet biçimleridir. Alevi ibadetinde bu kurallara riayet yoktur.

Aleviliğin Osmanlı döneminde nasıl algılandığını, ama Müslümanlık olarak hiç algılanmadığını görmek için şeyhülislamların fetvalarına bakmak gerekir. Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislam’ı, Müftü Nurettin el Hamza’nın ve İbn Kemal’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve İkinci Selim’in Şeyhülislam’ı Ebu Suud Efendi’nin fetvaları bu bakımdan çok önemlidir. Ali Yıldırım’ın Osmanlı Engizisyonu, Anadolu’da İnançsal Zulüm Tarihi  (İtalik Yayınları, Ankara, 2013) kitabı bu bakımlardan önemli bir kaynaktır. Alevilerin sapkın, zındık görüldükleri, Müslüman olarak algılanmadıkları açık bir şekilde görülmektedir.

Burada önemli olan, Şiilikteki, Ali, Kerbela, On İki İmamlar, Hüseyin figürlerinin Alevi düşüncesine nasıl girdiğinin incelenmesidir.

İran’da, Safevi tarikatı Sünni bir tarikat olarak kurulmuştur. Kurucusu Şeyh Safiyeddin’dir. Şeyh Safiyeddin’in Kürd olduğu da vurgulanmaktadır. Şeyf Safiyeddin Sencani olarak anılmaktadır. Şeyhlik dönemi 1334-1392 arasıdır. Sencan Musul’a yakın bir köydür. Aile daha sonra, İran’da Gilan yöresine göç etmiştir.

14. ve 15. yüzyıllar bu bakımlardan önemlidir. İran’da, Şah Ali (1392-1429), Şah İbrahim Veli (1428-1447), Şeyh Cüneyd (ölümü 1460), Şeyh Haydar (ölümü 1488), Şah İsmail (1487-1524) dönemlerinin incelenmesi önemlidir. Şah İsmail’le, 1502’de Şiilik kurumlaşmıştır. İlk Şii eğilimlerinin Şah Ali döneminde, 14. yüzyılın sonlarında başladığı söylenmektedir.

İran’da Şiiliğin tarihi söz konusu olduğu zaman Safevtü’s Safa çok önemli bir kitaptır. 1357’de kaleme alındığı bildirilen Safevtü’s Safa’da, On iki İmamlar, Kerbela, Ali,  Hüseyin gibi figürler yoktur. Bu figürler, kitaba daha sonraki dönemlerde, özellikle, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Şah İsmail dönemlerinde eklenmiştir. Kerbela, Oniki İmamlar, Ali, Hüseyin figürlerinin Sivas, Tokat, Amasya yöresindeki ve Teke Yarımadasındaki Alevileri etkilemesi 15. yüzyılda gerçekleşmiştir. Sivas, Tokat ve Amasya yöresinde Nur Ali Halife, Teke’de Şahkulu, Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleridir, temsilcileridir. Şeyh Cüneyd’in, Şeyh Haydar’ın, Anadolu’da benzer halifeleri, temsilcileri vardır. Bütün bunlar, Murad Ciwan’ın yazılarında ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Murad Ciwan’ın, Çaldıran Savaşıyla, İdris-i Bitlisi ile ilgili ve Safevi hanedanının kuruluşu ile ilgili yazılarına bakmakta yarar vardır. “Çaldıran Savaşında, Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler, İlk Kürt-Osmanlı İttifakı (1514)”  Avesta, 2015 İstanbul, kitabı bu bakımdan değerlidir.

Alevlerin Müslümanlığa Asimilasyonunda Yedi Ulu Ozanın Rolü

Alevilerdeki “Yedi Ulu Ozan”nın şiirleri bu etkilemede çok büyük rol sahibidir. Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan şunlardır:  Seyid Nesimi (1369-1417), Şah Hatayi (1487-1524), Fuzuli (1504-1556) Yemini (15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başı), Virani (16. yüzyıl) Pir Sultan Abdal (16. yüzyıl) Kul Himmed (16. yüzyılın ikinci yarısı) Bu şairler, şiirlerine özellikle Halife Ali’ye daha sonra da Şah’a büyük övgüler düzmüşler, Kerbela’yı anlatmışlardır. Şah Hatayi’nin Şah İsmail olduğu bilinmektedir.

Alevileri temsil eden şair ise, 14. yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında yaşayan Kaygusuz Abdal’dır.

Kıldan köprü yaratmışsın

Gelsun kullar geçsun  deyu

Hele biz şöyle duralım

Yiğit isen geç a Tanrı

dizeleri, esas Alevi düşüncesini,  Reya Heq  düşüncesini aksettirmektedir. İslam’da böyle bir Tanrı eleştirisi var mı?

Alevilik, insana, doğaya değer veren, insanı, doğayı tanrı kabul eden bir inançtır. Mazlumların yanında yer alan, mazlumların acılarını paylaşan bir inançtır. Peygamberin torunları, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde büyük zulüm görmektedirler. Alevilerin, zulüm gören Şiiler yanında yer alması, onların acıların paylaşması doğaldır. Ama Ali, Oniki İmamlar, Kerbela figürleriyle bütünleşmesi sağlıklı değildir.

Dersim’de Zaza Kürdler, hâlâ Hüseyin’in yasını gütmektedirler. Şiilik elbette Müslümanlıktır. Kerbela (10 Ekim 680), İslam’daki bir iktidar kavgasıdır. İnsanı ve doğayı ön plana koyan, insanı ve doğayı Tanrı kabul eden Aleviliğin, Peygamber Muhammed’in torunlarına yapılan zulme karşı çıkması, onların acılarını paylaşması çok doğaldır. Ama kendilerini onlarla özdeşleştirmesi yanlıştır. 680’de Kerbela’da 72 kişi katledilmiştir. Hüseyin savaşta yenilmiş, kellesi kesilip bir mızrağın ucuna takılıp Yezid’e götürülmüştür. 1937-1938’de Dersim’de, belki de 72 bin kişi katledilmiştir. Dersim’de Zaza Kürdlere soykırım yapılmıştır. Ama Dersimlilerin önemli bir kısmı bunu dert etmemektedir. Hâlâ Kerbela’nın, Hüseyin’in yası güdülmektedir. Halbuki Kerbela, Kürdlerle ilgili bir olay değildir. İslam’daki bir iktidar kavgasıdır.

Devletin, Alevileri asimile etme politikası, bu çerçevede yapılan uygulamalar elbette eleştirilmelidir. Ama her şeyden önce  şunca gerçeklere rağmen “Aleviyiz ama  Müslümanız”, “Müslümanız ama Aleviyiz” diyen Alevilerin eleştirilmesi gerekir. Alevilerin, İslamlığın hiçbir şartını yerine getirmedikleri de biliniyor.

Aleviler, “Müslümanız” dedikten sonra, onları camiye davet edecek bir İslami grup olacaktır. “Bizim Cemevimiz var” savunmaları etkili değildir. Kaldı ki, devlet, örneğin, Cemevi’ne de imam göndermektedir.

Camiye davet edilen Aleviler, camiye gitmedikleri zaman “yoldan çıkmış Müslümanlar” olarak algılanmaktadır. Bu sefer de Alevileri yola getirmek için operasyonlar yapılmaktadır.

Alevilik-Şiilik

Aleviliğin İslam olmadığı yanında, Aleviliğin, Şiilik olmadığının vurgulanması da çok önemlidir. Ali, Kerbela, Oniki İmamlar, Hüseyin figürlerinin Alevi düşüncesini etkilemeye çalıştığını vurgulamaya çalışmıştık. Ama Şiilerde görülen bazı temel ritüellerin Alevilerde görülmediğinin vurgulanması gerekir. Her yıl Muharrem ayında İmam Hüseyin’in yasını tutan Şiiler, taşıdıkları zincirleri sırtlarına vurarak kendilerini dövmektedir. Bağdat’da, Kerbela’da, Meşhed’de, Oniki İmamların türbelerine sürüne sürüne varmak da Şiilerin önemli bir ritüelidir. Bunlar Alevilerde görülmez.

Her yıl Muharrem ayında, Oniki İmamların vefat ettiği ayların yıl dönümlerinde, türbelere varmak için milyonlarca Şii hareket halindedir. 1 Eylül 2005’de, Bağdat yakınlarındaki, Kazımiye Türbesi’ne varmak için, bir milyona yakın Şii, kadın-erkek, yaşlı-genç… yollardaydı. Dicle Nehri üzerindeki el Ayma Köprüsünden geçildiği sırada, “köprüde canlı bomba var” şeklinde bir şayia ortaya atıldı. Canlı bomba ihbarı, köprüde, kalabalık üzerinde, büyük bir kaynaşma, kargaşa yarattı. Büyük bir izdiham, panik meydana geldi. İzdiham sırasında birbirini ezenler oldu. Köprüden Dicle’ye düşüp boğulanlar oldu. Bu izdihamda, boğulmada 960’dan fazla insan yaşamını yitirmiş, beş yüze yakın insan yaralanmıştı.

Necef, Kerbela, Bağdat Şiiler için kutsal mekanlardır. Necef’te, Dördüncü Halife İmam Ali’nin, Kerbela’da İmam Hüseyin’in, Bağdat’da, İmam Kazım’ın mezarları vardır.

Aleviliği Şiilikten ayıran temel olgu, şüphesiz Cami olgusudur. Şiilikte Cami vardır, namaz vardır. Alevilikte, Cami, namaz yoktur.

Aleviliği, Reya Heq’i öbür dinlerden ayıran önemli bir özellik daha var. Öbür dinler, özelilikle İslamiyet, dini tebliğ ederek taraftarlarını çoğaltmaya gayret ederler. Öbür halkları, inançları, Müslümanlığa çağırmak, İslamiyetin çok önemli bir özelliğidir. Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Kur’an’daki “oku” sözcüğünün, “çağır” anlamına geldiğini söylemektedir. Alevilikte, öbür halkları, inançları Aleviliğe çağırmak gibi bir durum yoktur.

İslam, yedinci yüzyılın ortalarından itibaren Arabistan’dan çıkarak, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika ve Orta Asya içlerinde gelişmeye başladı. İslam’ın gelişmesi çoğu yerde kılıç zoruyla olmuştur. Bu gelişmenin itici gücü şüphesiz ganimet elde etmektir. İslam, Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun tarihsel inançları üzerinde çok büyük bir baskı oluşturmuştur.  Bunlara Aryen inançlar, denebilir. İslam, onları yasaklamış İslamiyeti kabule zorlamıştır. Mitra, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Reya Heq (Alevi), Ezdi inançları üzerinde çok büyük, çok ağır, kapsamlı baskılar söz konusudur. Bu inançlar arasına, İran’da, Ehl-i Heq, Irak’ta Kakai olarak değerlendirilen Yarsan inancını da katmak gerekir. Onlar da baskılardan zulümlerden uzak kalmak için, kendilerini gizlemek için, dağların tepelerine, vadilerin diplerine çekilerek kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu arada, yine, yaşamlarını sürdürebilmek için İslam’ın bazı kurallarını kabul eder bir görüntü vermeye çalışmışlardır.

Bu inançlar, genel olarak da, ana akıma muhalif bir akım olarak gelişen Şia’nın bazı figürlerini benimsemişlerdir. Ali, Fatıma, Kerbela, Oniki İmamlar, Hasan-Hüseyin gibi figürleri Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun bütün geleneksel inançları üzerinde yani Aryen inançları üzerinde görmek mümkündür. Bu figürlere bakarak, onların da İslam olduğunu, Müslümanlık içinde yer aldıklarını söylemek doğru değildir. Önemli olan, bu figürlerin bu inançlara nasıl, ne zaman girdiğini incelemek olmalıdır. Selahattin Ali Arik’in Aryan İnançlar ve Reya/Raa Heqiye  (İBV yayınları, İstanbul, Nisan 2015) incelemesi bu bakımdan  değerlidir.

Alevilik-Kızılbaşlık

Aleviliğin Müslümanlık olmadığının yanında Alevliğin Şiilik olmadığının belirtilmesi de önemlidir. Bu çerçevede, Alevilikle Kızılbaşlık arasında bir fark olduğuna işaret edilmesi de önemlidir. Murad Ciwan, Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler, İlk Kürt-Osmanlı ittifakı (1514) isimli çalışmasında, kırmızı keçeden yapılan 12 parçalı bir külahın Şii savaşçıları gösteren önemli bir özellik olduğunu belirtir. Safevi savaşçıları, öbür savaşçılardan ayırt eden kırmızı külah, Şeyh Haydar (ölümü 1488) döneminde kullanılmaya başlanmıştır. (s.100 vd).

Alevilerin Müslümanlığa Asimile Edilmesi

İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk esasına göre yeniden organize etmek gibi bir düşüncesi vardı. Adriyatik Denizi’nden, Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama burada, sadece Türkler yaşayacaktı. İkinci Meşrutiyet döneminde ve sonrasında, İttihat ve Terakki’yi en çok meşgul eden konu buydu Bu konuyla ilgili ayrıntılı çalışmalar yapıldı, planlar hazırlandı. Rumların, Rum-Pontusların sürgünü, soykırımı, Ermenilerin, Asuri-Süryanilerin, Ezidi Kürdlerin tehciri-soykırımı bu çerçevede değerlendirilmesi gereken süreçlerdir.

Çoğunluğu Müslüman olan ama Türk olmayan Kürdlerin Türklüğe asimile edilmeleri programını yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Türklüğün çok önemli niteliği, başta gelen niteliği ise, Türklerin Müslüman olmalarıdır.  Müslümanlar, şüphesiz değişik ulusdandırlar, değişik uluslara mensup Müslümanlar vardır.  Ama Türkler muhakkak Müslümandır. Türk Müslüman olmalıdır. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyinde, Moldova taraflarında yaşayan Gagavuzlar… Gagavuzlar, aslen Türk olmalarına rağmen Müslüman olmadıkları için, Hıristiyan oldukları için Türk kabul edilmemektedir. Konya taraflarında bir kısım Karaman halkı da, Türkçe konuşmalarına, yazmalarına rağmen Hıristiyan oldukları için Türk kabul edilmemektedir. İşte bu nedenlerden dolayı, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri İttihat ve Terakki’nin çok önemli bir çabası olmuştur. Bunu toplumsal mühendislik olarak değerlendirmek mümkündür.

İttihat ve Terakki’nin bu programı Cumhuriyet döneminde, sistematik ve kararlı bir şekilde yaşama geçirilmeye çalışılmıştır. Alevi köylerine cami yapmak, imam göndermek, Cumhuriyet’in kararlı bir şekilde uyguladığı bir programdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde, halkın % 99’u, hatta, % 99’dan da fazlası Müslümandır anlayışını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu, Alevileri, Müslüman kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayış resmi ideolojinin çok önemli bir boyutudur. Alevileri Müslümanlaştırmak için yoğun ve yaygın bir program uygulandığı da açıktır.

Kürdlerin Türklüğe, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri için çok yoğun bir çaba harcanması, toplumsal mühendislik faaliyetlerinin önemli bir göstergesidir.

Alevilik Ali’yi Sevmekse…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Mayıs 2015’de Almanya’daydı. Karlsruhe kentinde, Gençlik Buluşması programı çerçevesinde bir konuşma yaptı. O konuşmada, “Eğer Alevilik, Hazreti Ali Radıyallahü Anhü (Allah ondan razı olsun) Efendimizi sevmekse benden daha Alevisi olamaz. Ama Alevilik bir dinse orada Tayyip Erdoğan yok. “Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu” Erdoğan’nın Almanya gezisini, bu tutumunu gösterilerle protesto etti.

Turan Eser, 12 Mayıs 2015 tarihli Birgün Gazetesi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu görüşünü eleştirmektedir. Turan Eser, “O Alevi Olamaz!” başlıklı yazısında, Erdoğan’ın dile getirdiği Ali ile, Alevilerin Ali’sinin çok farklı olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Turan Eser, yazısında, Alevilerin yaşam biçimleriyle Müslümanların yaşam biçimleri arasındaki farkları dile getiriyor. Onlarca maddede bu farklılıkları vurgulamaya çalışıyor. Sonunda “O Müslümandır, ben Aleviyim” diyor.

Dile getirilen bu farklardan bazıları şöyle:  Aleviler, “yolumuz var” der, o mezhebimiz.

Aleviler “en-el hak” (Tanrı benim” der, o “Tanrı ile insanı bir göstermek Tanrıya şirk koşmaktır” der.

Aleviler  “cem” der, o “namaz”

Aleviler “cemevi” der, o “cami”

Aleviler, “dede, ana, pir” derler, o “imam, ulema”

Aleviler, “cennet ve cehennem bu dünyadadır, iyi ve kötü insanın elindedir” der. O “”hayrın” ve “şerrin” fıtrat olduğuna ve Allah’tan geldiğine inanır.

Aleviler “muharrem orucu” der, o “ramazan orucu”

Alevi’ye dini sorulduğunda  “ben Aleviyim” der, o “elhamdülillah Müslümanım”der.

Kanımca, “O Müslümandır, ben Aleviyim” ifadesi yeterli değildir. Alevilerin Müslüman sayıldığı bir siyasal kültürde, “halkın % 99’u Müslümandır” anlayışının sık sık vurgulandığı bir yerde, Aleviliğin Müslümanlık olmadığının açıkça vurgulanması gerekir. “Halkın % 99’u Müslümandır” anlayışı, bir zamanlar sıklıkla dile getirilen, “halkın % 99’u Türktür” gibi bir anlayışı dillendirmektir. Bu ideolojik bir bilgidir. Resmi ideolojinin önemli bir boyutudur. Yani, devletin idarî ve cezaî yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir bilgidir.

Turan Eser, zaten onlarca maddede, Müslümanlık ve Alevilik arasındaki farkları dile getiriyor. “Ben Aleviyim, O Müslüman” diyor ama Aleviliğin Müslümanlık olmadığını söyleyemiyor. Bu, şüphesiz önemli bir eksikliktir.


 

ALEVİLİK ÜZERİNE

 


Bugün, Alevi olarak ifade edilen dinin, inancın esas adı Rêya Heqîyê’dir. Rêya Heqîyê, İslam’dan çok önceki bir dindir. Mitra kökenli bir dindir ve 4000 yıla yakın bir geçmişi vardır. Rêya Heqîyê’nin Alevi olarak değerlendirilmesi, Rêya Heqîyê’nin de Alevi kavramı içinde değerlendirilmesi elbette çok yanlıştır. Ama bu yanlış, bilinçli olarak ve yaygın bir şekilde sürdürülmektedir.
Alevilik, bugün, iki anlamda kullanılmaktadır. Yaygın kullanımı Ali taraftarlığıdır. Dördünçü Halife Ali (699-661), Necef’te, camide namaz kılarken, bir Harici tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. Dördüncü Halife Ali’nin öldürülmesi, İslam’da ŞİA’nın doğmasına yol açmıştır. 680’de Hz. Ali’nin küçük oğlu Hüseyin’in Kerbela’da Yezid’in askerleri tarafından katledilmesi ve kafasının kesilmesi, ŞİA’nın derinleşmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.
O tarihlerden beri İslam’da iki büyük siyasal parti vardır. Sünni İslam, Şii İslam. O tarihlerden beri, Sünni İslam din adamları, Sünni İslam dışında kalan bütün Müslümanlara, Ali taraftarı anlamında Alevi, Aliyyun, Aleviyyun demişlerdir. Bu çerçevede, Zeydiler, (Beş İmamcılar) İsmaililer,(Yedi İmamcılar) Caferiler (Oniki İmamcılar) Nusayriler Alevi olarak anılmaktadır. Bugün, Türkiye’de Alevilik kavramı daha çok bu anlamda kullanılmaktadır. Sünni din adamları, Haricileri de Alevi olarak değerlendirmektedir. Bu anlamda, bu kavramın çok yaygın bir kullanım alanı vardır.
Alevilik sözcüğünün, ikinci anlamı şudur. Bugün, Alevi olarak ifade edilen dinin, inancın esas adı Rêya Heqîyê’dir. Rêya Heqîyê, İslam’dançok önceki bir dindir. Mitra kökenli bir dindir ve 4000 yıla yakın bir geçmişi vardır. Rêya Heqîyê’nin Alevi olarak değerlendirilmesi, Rêya Heqîyê’nin de Alevikavramı içinde değerlendirilmesi elbette çok yanlıştır. Ama bu yanlış, bilinçli olarak ve yaygın bir şekilde sürdürülmektedir.
***
Resmi ideolojinin, Alevileri Müslümanlığa asimile etmek gibi bir amacı var. Kürdleri Türklüğe asimile etmek, Alevileri Müslümanlığa asimile etmek resmi ideolojinin çok önemli bir çabasıdır. Burada Aleviler’den kasıt elbette, Rêya Heqîyê inancında olanlardır. Devletin, İslam’ın önemli iki partisinden biri olan Şİİ İslamla elbette bir sorunu yoktur. Burada, resmi ideolojiyi bir kere daha tanımlamak önemli olmalıdır. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. devletin, idari ce cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Resmi ideolojiyi benimsemediğiniz zaman, eleştirdiğiniz zaman, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşabilirsiniz.
1994-1995 yıllarında İran’dan Türkiye’ye bir heyet gelmişti. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşayan Alevilerle ilgili olarak şöyle demişti: ‘Ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim’ Burada sözü edilen Aleviler, elbette Rêya Heqîyê inancında olanlardı. O günlerden sonra Türkiye’de Rêya Heqîyê inancında olanların Şiileştirilmesi hızlandı. O zaman, İran’ın dini liderlerinden Ayetullah Şeriat Medari, dönemin, Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’e de, böyle demişti. (Ali Yıldırım, Alevi Öğretisi, İtalik Yayınları, 2000, s. 176)
Burada Kaygusuz Abdal’ın iki şiirine değinmek gereği vardır. (Kaygusuz Abdal, 14. yüzyılın ilk yarısı- 15. yüzyılın ilk yarısı)
Kıldan Köprü yaratmışsın
Varsın kullar geçsin diye
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı
İkinci şiir de şöyle:
Bakkal misin teraziyi neylersin
Isin gücün yoktur gönül eglersin
Kulun günahini tartip neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne
Görüldüğü gibi burada, çok güçlü bir Tanrı eleştirisi vardır. Bu tür eleştirileri ancak, Rêya Heqîyê inancında olanlar yapabilir. Gerek Sünni gerek Şİİ İslam mensubu olanların bu tür eleştiriler yapmaları olası değildir.
‘Horasan’dan Nasıl Geldik?
Burada, Faik Bulut’un ‘Horasan’dan Nasıl Geldik? kitabı üzerinde küçük bir değerlendirme yapma gereğini hissediyorum. Kitabın, ana başlığından sonraki başlığı, ‘Alevilerin Yol Hikayesi’ adını taşıyor.
Faik Bulut, ‘Horasan’dan Nasıl Geldik? ‘Alevilerin Yol Hikayesi’, 4. basım, Kor Kitap, Aralık 2018, İstanbul 472 s.
Burada sözü edilen Aleviler, bu yazının başında vurgulamaya çalıştığımız, Ali taraftarı anlamında, Şİİ İslam’a mensup olanlardır. Faik Bulut, s. 252-253, 269’da bu kesimin Ali yanlıları olduğunu belirtiyor.
İncelemede, Alevi, Şii kavramları birbiriyle özdeş olarak, ‘Şii-Alevi’ şeklinde ifade edilmektedir. ‘Horasan’da Ön Aleviliğin Oluşumu’ başlıklı bölümde (s. 251-293) bu ifade tarzı daha yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.
Ama, incelemede, İran’da Ehl-i Hak (Yarsan) Irak’ta Kakai olarak dile getirilen inanç da, Ali yanlıları arasında incelenmektedir. (Bölüm IX s. 339-431) Bu tutum, şüphesiz doğru değildir. Ehl-i Hak, (Yarsan) Kakai inançları Mitra kökenlidir. İslam’dan çok önceki bir inanç olduğu, Kuzey Mezopotamya kökenli bir inanç olduğu açıktır. Ehl-i Hak, (Yarsan) Kakai inançları, dinleri, Rêya Heqîyê ve Ezidilik, bir ulu çınarın üç dalı gibidir. Daha sonra gelişen, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Hurremi dinleri de Mitra kökenlidir. Rêya Heqîyê’nin ve benzerlerinin doğa dini oldukları söylenebilir.
Rêya Heqîyê’nin İslam olmadığını gösteren çok önemli bir olgu, Faik Bulut’incelemesinde de vardır. Tac-ül Arifin Ebül Vefai Kürdi’nin öğrencilerinden, Şeyh Dilo Belincan’a verilen bir şecereden söz edilmektedir. Bu şecerede, Şeyh Dilo Belincan’ın Dersim’e gitmesi ve oradaki halka Mülümanlğı öğretmesi istenmektedir. (s.371-374)
Bütün bunlara rağmen, Faik Bulut’un, Ehl-i Hak (Yarsan) Kakai gibi inançları Hz. Ali yanlıları ile birlikte değerlendirmesi şaşırtıcıdır. Ama Faik Hoca, buna bir açıklama getirmiyor. Çünkü, Şia, Hz. Ali yanlıları Müslümandır. İslam’ın Şii kesimine bağlıdır. Ehl-i Hak, (Yarsan) Kakai gibi inançlar ise, İslam’dan çok önceki inançlardır. Mitra inancının 4000 yıla yakın bir geçmişi vardır. İslam ise 1400 yıla yakın bir geçmişe sahiptir. Kızılbaşlığın 600, Aleviliğin ise 140 yıla yakın bir geçmişi vardır.
Mazdekiler ve Hurremiler de giysi ve bayraklarında kızıl rengini kullanıyorlardı. Bu bakımdan onlar, surhalaman (kızıl bayraklı insanllar) surjamagan (kızıl giysili insanlar) şeklinde adlandırılıyorlardı. (Merhdad R. İzady, Bir El Kitabı Kürtler, Doz Yayıncılık 2004, İstanbul, ‘dan aktaran Munzur Çem, Dersim Merkezli Kürt Aleviliği, Vate Yayınları, 2011 s. 130)
Ehl-i Hak, (Yarsan) Kakai inancının, Hz. Ali’ye bağlılığını ifade etmesi, İslam’ın baskısı, şiddeti karşısında, yaşayabilmek için kendini öyle gösterme, gizleme çabasıdır.
Munzur Çem, Kermê Dare Dare Ya Reno başlıklı yazısında, (Deng, Sayı 113, Mart 2019, s.67) Ehl-i Hakların, ibadet sırasında, kutsal, saygın saydıkları kişileri anarken, Sey Rıza’nın ismini andıklarını anlatmaktadır. Aynı şekilde, Faik Bulut da, Ehl-i Hakların ibadet sırasında, Sey Rıza’nın adını andıklarını dile getirmektedir. (s. 261)
Rêya Heqîyê
Son yıllarda, ‘Alevilik’ ile ilgili çalışmalar artmaktadır. Bu çerçevede öze dönüş de başlamış , Rêya Heqîyê gündeme gelmiştir. Bu çerçevede, Ahmet Önal’ın, Erdoğan Yalgın’ın, Munzur Çem’in, Dursun Ali Küçük’ün, benzer araştırmacıların yazılarına değinmek gerekir.
Burada, Ahmet Önal’ın yazıları şunlardır: Ahmet Önal’ın yazılarından biri , Rêya Heqîyê, Alevilik, İslam (nerinaazad, 13.12 2018) başlığını taşımaktadır. İkinci yazı ise, Rêya Heqîyê İnancı Mihtra İnancıdır. Müslümanlık, Kızılbaşlık, Alevilik Değildir (nerinaazad, 8.9. 2019) başlığını taşımaktadır.
Ahmet Önal’ın başka bir yazısı, Kürd Aşiretlerinde Alan Koruma (nerinnaazad, 26.12.2019) başlığını taşımaktadır. Diğer bir yazı, Daraldıkça Dersim’den Kopmak ve Kötülük Yapmak (nerinaazad, 1.1. 2020) Bu arada, Ahmet Önal’ın, Musa ve Kitabı Tevrat, (nerinaazad, 14.12. 2019) yazısına da işaret etmek gerekir.
Ahmet Önal’ın şu yazısı da önemlidir: Ebu’l Vefa Önemli Bir Kırılmadır (10 Eylül 2019, bana gönderilen ileti. ) Bu yazıda, Tac-ül Arifin Ebül Vefai Kürdi’nin,( 1026 -1107) Sünni İslam Bilginleri tarafından, Bağdad’da sorguya çekildiği, bu sorgu sırasında, Ebül Vefayı Kürdi’nin Rêya Heqîyê inancından taviz verdiği, bundan sonra Rêya Heqîyê inancı ile İslamı birleştirmeye, yakınlaştırmaya çalıştığı, bunun da Rêya Heqîyê’de büyük bir kırılmaya sebep olduğu vurgulanmaktadır. Ebul Vefayı Kurdi’nin doğum ve ölüm tarihleri hakkında farklı tarihler de vardır. (925-1017) şeklinde bir tarih de vardır.
Erdoğan Yalgın’ın yazıları ise şunlardır: Yol 1 Sürek Rêya/Raa Heqi İnancı (Kürt Aleviliği)
Kalubeladan Beri Dersim Rêya Heqi İtikadının Antik Kökleri Bölüm 1
Kalubeladan Beri Dersim, Rêya Heqi İtikadının Antik Kökleri Bölüm 2
Bu üç yazı, yazarın, Yol 1 Sürek Rêya/Raa Heqi İnancı Kürt Aleviliği kitabındaki ilk üç yazıdır. (Fam Yayınları, Kasım 2018 İstanbul
Ayrıca bk. Erdoğan Yalgın, Biz tarihimizi, Tufanların Yaşandığı Kutsal Topraklarda Arıyoruz. Erdoğan Gülbahçe’ye verilen röportaj, Dersim Gazetesi, Ocak 2018, Yıl 7 Sayı 75, s. 8-12; Semah Dergisi, Sayı 38, Mart-Nisan 2018, s. 39-44
Erdoğan Yalgın’ın şu kitapları da dikkate değer. Dersim’in Gizemli Tarihi 1 Şeyh Dilo Belincan’ın, (Berxêcan) Şeceresi ve Kürt Aşiretleri Fam Yayınları, Mart 2017, İstanbul Bu kitapta, Şıx Dilo Berxêcan’ın Şeceresi başlıklı yazıda Ebül Vefai Kürdi hakkında yukarıda söz edilen iki farklı doğum ve ölüm tarihleri de yer almaktadır s.96, s. 97)
Dersim’in Gizemli Tarihi 2 Şıx Deli Berxêcan Ocağı, ve Pilvank Aşireti Tarih, Folklor, İnanç, Coğrafya, Fam Yayınları, Mart 2017 İstanbul
Erdoğan Yalgın, Kürd Aleviliği, I, Fam yayınları Ekim 2019)
Munzur Çem’in yazıları, kitapları ise şöyle: Dersim Merkezli Kürt Aleviliği, Vate yayınları, 2011 İstanbul
Dersim’de Alevilik, Peri Yayınları, 1999, İstanbul
Hewraman-Dersim Sırrı, İBV, İstanbul 592 s.
Kermê Dare Dare Ya Reno, (Deng, Sayı 113, Mart 2019, s. 64-78)
Dursun Ali Küçük’ün incelemesi ise şöyle: Hak Yolunda Hakikate Ermek, Alevilik, Rea Haq-Hak Yolu-Yarsan-Kakailik-Ezidilik-Ezdan-Yezdahi: Yezdan, Pel Yayıncılık, Aralık 2019 İstanbul
Temel Sorun
Temel sorun, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşayan Rêya Heqîyê dininde, inancında olanların, Şİİ İslam’ın bazı kavramlarıyla, ritüelleriyle yaşamaya başlamalarıdır.
Ali, Hasan, Hüseyin, Kerbela, Zülfikar, Fatıma Ana, Ehlibeyt, Oniki İmam, İmamet, Evladı Resul gibi kavramlar Şii İslam’ın kavramlarıdır. Bu kavramlar etrafında gelişen, yaşanan birçok ritüel vardır. Bu kavramların, ritüellerin Rêya Heqîyê inacındaki insanları nasıl etkilediği, bu etkinin ne zaman başladığı, nasıl geliştiği, günümüzde nasıl yaşandığı çok önemli sorunlardır. Daha önceki yazılarda bu konu üzerinde durulmuştur.
Devlet, bugün, Alevi olarak dille getirilen Rêya Heqîyê inancındaki insanları, aileleri Sünni İslam’a asimile etmek için çok çaba sarfetti. Gelinen aşmada Şİİ İslam’a asimile yaşandığını söylemek mümkündür. Örneğin, bugün, Dersim’de, Rêya Heqîyê doğa diniinancı da yaşamaktadır. Oniki İmamcılık da yaşamaktadır. Dağlara, sulara, ağaçlara, hayvanlara vs. saygı doğa dini inançlarıyla ilgilidir. Dağlardaki, suların başındaki ziyaretlerde, kutsal bir kişini ikamet ettiğine inanılır. Hz. Ali’ye bağlılık, Zülfikar’a bağlılık, ‘Musa Kazım’dan geliyoruz’, ‘Kökümüz İmam Ali Rıza’ya dayanmaktadır’ gibi sözler de Şii İslam’ı görünür kılmaktadır. Ama, Rêya Heqîyê’nin Şii İslam’a asimile süreci de çok yoğun ve yaygın bir şekilde devam etmektedir. Bugün, Alevi olarak anılan Rêya Heqîyê inancındaki kişilerin, Hz. Ali’ye, İmamlara, Zülfikara, Hz. Hüseyin’e, Kerbela’ya, Ehlibeyt’e bağlılığını gören devler şöyle demektedir. ‘Esas sorun Hz. Ali’yi sevmekse, biz Hz. Ali’yi daha çok seviyoruz.’
Devlet, bu kişilere, ailelere şunu da söylemektedir. ‘Hz. Ali Camiye giderdi, namaz kılardı. Siz neden camiye git miyorsunuz, namaz kıl mıyorsunuz? Camiye gidin, namaz kılın…’ Devletin bu anlayışı ve teklifi yok sayılamaz. Bu bakımdan Rêya Heqîyê inancında olanların, Hz. Ali ile, Hz. Hüseyinle, İmamlarla ilişkilerini gözden geçirmeleri gerekir.

İsmail Beşikçi

 

 

 

 

ALEVİLİĞİN İSLAMİYETLE HİÇBİR İLİŞKİSİ YOKTUR



KÜRDLERİN İNANÇ TARİHİ ÜZERİNE


ALEWÎLÎK


İSMAİL BESIKÇİ VAKFI




İSMAİL BESIKÇİ


 


Foundation For Kurdish Library & Museum