İBRAHİM HALİL BARAN

RUHA

Home  |  Destpêk  |  Ana Sayfa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AJA tarafından “dünyanın en etkili 20 yazarından biri” olarak gösterilen İbrahim Halil Baran, Güney Kore’nin başkenti Seul’de düzenlenecek Dünya Gazeteciler Forumu’na davet edildi. “Dünya Barışı ve Gazetecilerin Rolü” başlığıyla başkent Seul’de gerçekleşecek olan konferansa davet edilen Kürt yazar ve siyasetçi İbrahim Halil Baran, Kürdistan sorununun anlaşılması için yazdığı yazılar ve bağımsızlıkçı görüşleriyle tanınıyor. Konu hakkında Rûdaw’a bir demeç veren Baran, “Konfera…nsa katılacak mısınız?” şeklindeki soruya, “Elbette katılacağım. Bu zirve, Kürdistan meselesinin doğru anlatılabilmesi ve milletimizin geleceği açısından bize önemli bir fırsat sunuyor” sözleriyle cevap verdi. Konferansa katılan ilk Kürt yazar olması konusundaki düşüncelerini de paylaşan Baran, “Çok daha fazla aydınlığa ve düşünceye ihtiyacımızın olduğu bu dönemde bu foruma davet edilmek, üstelik sürgünde ve zor şartlarda bulunduğum bir zamanda böyle bir haber almak benim için güzel oldu” dedi.“Zirvenin bu yıl Seul’de düzenlenecek olması da ayrıca önemli” diyen Baran, “Güney Kore’nin kurtuluş savaşında uluslararası koalisyonun bir parçası olarak Kore’ye gönderilen, savaşan ve şehit olan birçok Kürt oldu. Kürdistan illerinde hala çok sayıda Kore Gazisi bulunuyor. Güney Kore ve Kürdistan arasında büyük diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler mevcut. Bunun daha fazla geliştirilmesi, iki toplum arasındaki bağın daha da güçlendirilmesi gerekir” ifadelerini kullandı.Dünya Gazeteciler Forumu Kore Gazeteciler Derneği (JAK) ile Asia Journalist Association tarafından hazırlanan ve Devlet Başkanı Moon Jae-in’in ev sahipliği yaptığı konferansı 150’ye yakın gazeteci ve basın kuruluşu izleyecek. 24-30 Mart 2019 tarihlerinde düzenlenecek konferansa katılacak Baran, ayrıca ülkenin Devlet Başkanı Moon Jae-in ile de görüşecek ve ülkenin en çok izlenen programında Kürdistan sorununu anlatacak. Forum bir önceki yıl Singapur Zirvesi olarak düzenlenmiş, Kuzey Kore ile ABD arasındaki tarihi buluşmaya da ev sahipliği yapmıştı. Bu forumda Donald Trump ve Kim Jong-un bir görüşme gerçekleştirmişti.İbrahim Halil Baran Kimdir? 1981 yılında Suruç’ta doğan yazar, Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde ve Bilkent Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde okudu. Bir dönem Ciyt University of New York’ta Kürdistan Sosyolojisi dersleri verdi. Yayınlanmış 3 kitabı bulunan Baran, edebiyatçı kimliğinin yanında bağımsızlıkçı siyasi görüşleri ile tanınıyor. Daha önce Rûdaw’da da yazan Baran, kültür-politika yazıları yazmaya devam ediyor. Baran, 2014’ten beri Kürdistani Parti’nin genel başkanlığını yapıyor.

 

 

 

 

 

 

Di gel Mamoste Îsmaîl Beşîkçî

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Speach at MERI Meeting, 26-27 October 2021

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Çağ'ın Küresel Siyasi ve İktisadi Temel Anlaşmazlık ve Çatışmaları Konusunda
İbrahim Halil Baran'ın 'Kürdlerin Kaçırdığı Fırsat - Dünyanın Dikkati Nereye Kayıyor' adlı
42. Video konuşması'nın kısaltılmış yazı dökümü:

 

Bir süredir yayınlarımızda yeni iki-kutuplu dünyadan sürekli bahsediyorum ve yayınlarımızı izleyen dostlarımız 'bu mesele neden bizi bu kadar çok ilgilendiriyor' diye soruyor. Bugün dünyada eski soğuk savaş döneminin izleri geride kalmıştır. Aynı şekilde soğuk savaş dönemi sonrası ortaya çıkan Amerika'nın 'tek kutuplu dünya'sı da son bulmuştur. Biz şu an yeni bir iki kutuplu dünya'ya geçiş sürecinde bulunuyoruz. Ve bu geçiş süreçleri biz kürdler için çok önemlidir. Çünkü uluslar arası konjünktür değişimlerinin yarattığı fırsatları çok iyi bir şekilde kullanarak devletimizi kurabilir ve bir statü sahibi olabiliriz. Nitekim birinci dünya savaşında doğan fırsatları yanlış siyaset yütrütmemiz sebebiyle büyük oranda kaybettik. İnsan herzaman yanlış yaptığı için kazanmaz. Karşı tarafta doğrular yapmıştır. Türkler, farslar ve araplar çok çeşitli stratejik oyunlar kurarak kürdlerin bu dönemde de devletsiz kalmalarını sağladılar. İkinci dünya savaşı sonrası, bilindiği gibi 1946 yılında, Kürdistan Cumhuriyeti olarak bilinen Mahabad Kürd Cumhuriyeti Qazi Muhammed önderliğinde kuruldu. Fakat ne yazık ki 11 ay yaşayabildi. Bugün de benzer bir dönemden geçiyoruz. Yani bir tarafta Çin ve diğer tarafta Amerika'nın olduğu yeni bir gerginlik hattı oluşturulmuş durumda ve jeo-stratejik, jeo-politik bazı değişimler meydana gelmiştir. Böylece dünyadaki bütün haritaların yeniden dizayn edilme, düzenlenme durumu ortaya çıkacaktır. Ama ne yazık ki kürdler fırsatlar döneminde ya birbirleriyle uğraşmakta yada hazır olmamış olmaktan kaynaklanan sorunlardan dolayı bu fırsatların çoğunu kaçırarak geride bırakıyoruz. Ve bu füyük fırsatlar dönemini kazanımsız kapatıyoruz.

Bugün dünyada ne oluyor? Sistemler nasıl bir kavga sürdürüyor diye bir soru sormak lazım. Çok basit anlaşılır bir nokta var; ikinci dünya savaşı'ndan sonra bir taraftan Rusya, diğer tarafta Kapitalist Blok, yani Amerika'nın öncülüğündeki kapitalist blok, iki kutuplu bir dünya inşa etti. Ve Amerika bu dünya sistemi inşasının içersinde de eninde sonunda şuna karar verdi; dedi ki 'eğer biz Sovyet Rusya'ya karşı Çin ile ittifak yapabilirsek, Sovyetler Soğuk Savaş'ı kaybedecek'. Nitekim öyle oldu. Amerika Çin'e güçlü bir şekilde yardım sağladı, ''Çin'de Serbest ekonomik bölgeler'in kurulmasını sağladı. Ve netice itibariyle Çin 1960'tan itibaren çok büyük bir ticari güç haline geldi ve son on yılda da özellikle yapay zeka (AI) , dijjital teknoloji alanında devrim niteliğinde büyük bir gelişme katetti. Bu gelişmelerin sonucunda artık dünya ile karşı karşıya olma pozisyonuna geldi.

Bu arada bir pandemi durumu patladı. Bilindiği gibi Çin'den dünyaya yayılan bir virus ortaya çıkarak tarihi hızlandırıcı bir etkiyle tarafları karşı karşıya getirdi. Burada taraflar ne istiyorlar? Aslında basit bir nokta var: Çin Yeni bir İpek Yolu yaratmak istiyor. Buna OBOR deniliyor = One Belt One Route. Yani tek kuşak, tek yol projesi. Bu projeyi, hayata geçirmek istiyor. Ama Çin'in bu yol projesi birçok ülke için stratejik tehlikelerle dolu bir projedir. Çin-Hindistan-Avrupa Yolu, birinci dünya savaşı ve hatta sömürgeleştirmelerin başladığı andan itibaren ingilizlerin eline geçmişti. Çin şimdi bu yolların büyük bir kısmını kontrol altına almak istiyor. İngiltere'nin, Ortadoğu gibi petrol kaynaklarından faydalandığı bir yerde ticaret yollarının Çin'in eline geçmesi elbette Amerika'nın da işine gelmiyor, ingilizlerin de işine gelmiyor ama diğer taraftan da hem Çin ve hemde Amerika bu meselede kendilerine yeni müttefikler bularak, bu yollardan bazı çıkarları diğer ülkelere vererek, ortayı bulmaya çalışyorlar. Ticaret yollarının değişimi, dünyanın tarihinin en önemli noktalarını oluştururlar. Geçmişte de olmuştu, örneğin Ümit Burnu'nun yani Afrika'nın Güneyi'nin keşfedilmesiyle birlikte, Avrupa'nın ticaret gemileri, Afrika kıtasının güneyinden dolaşarak Hindistan'a gitmeyi öğrendiler ve bu doğal olarakta Kürdistan Emirlikleri'nin yıkılmasına yolaçacak bir dizi olayın gelişimini tetikledi. Osmanlı'nın elinde tuttuğu ticaret yolları önemsiz hale geldiği için Kürd Emirlikleri, aldıkları gümrük vergileri düştüğü için güçten düştüler. 1840'lara gelindiğinde, ne yazık ki Kürd Emirlikleri yıkılmıştı. Bunun çok öncesinde çok önemli bir tarihi nokta vardır; romalılar ve sasanileri ticaret yollarının bulunduğu kavşakta, yani tam Kürdistan'da kavgaya tutuşup uzun yıllar boyu çatıştılar. Ticaret yolları bu nedenle kullanılmaz hale gelince, tüccarlar yeni arayışlar içine girdiler ve netice itibariyle ticaret kervanları yeni bir yol keşfettiler; Mekke ve Medine üzerinden Şam'a gelmeye başladılar. Nitekim tarihsel olarakta islam bu dönemde doğdu ve araplar bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı ele geçirecek bir süreci başlatmış oldular. Tam da buydu, ticaret kervanlarının bu yolları yeni ticaret yolları haline getirmesiyle ilgiliydi. İşte bugün de buna benzer bir şekilde ticaret yolları değişimi söz konusudur. Bu da doğal olarak dünyadaki bütün dengeleri alt-üst etmeye yetecek bir güçtedir. Bir taraftan Çin anlaşma yoluyla Afrika'da kendisiyle hareket edecek bazı ülkeler buluyor, diğer taraftan Yunanistan gibi ülkelerde kendine liman kiralıyor.

Akdeniz'de gaz havzasında çeşitli problemler var. Bu bazı ülkelerin birbirine girmelerine neden oluyor. Kuzey Afrika'nın özellikle 'arap baharı' ile başlayan siyasi değişim sürecinin nereye evrilebileceği bir türlü kestirilebilemiyor. Böyle bir siyasi ortam içerisinde Suriye savaşı var. Suriye savaşının içinde türkler var, ruslar var, kürdler var. Aslında herkes burada yeni düzenden bir pay koparma derdine girmiş durumda. Diğer tarafta, Kuzey'de Karadeniz'de Ukrayna ve Rusya arasında savaş tam-tamları çalıyor.

Bu gelişmelerin en önemli halkalarından bir tanesi olan en son; Amerika Birleşik Devleti'nin başkanı Joe Biden ilk kez bir devlet ziyaretini kabul etmiş olmasıdır: Japonya başbakanı Yoshide Suga Joe Biden ile bir görüşmede bulunarak Çin'in uygurlar ve Hong Kong hakkındaki insan hakları ihlallerini gündeme getirdi. Bu görüşme neden çok önemli? Çünkü Yoshide açıklamasında ilginç bir noktaya değinerek 'Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ittifak, mevcut bölgesel durum ve çetin güvenlik koşulları sebebiyle bugüne kadar olduğundan daha önemli bir hale geliyor' diyor. Mesele tam da burada. Bunu da ahtırlatmakta fayda vardır ki Çin'in şu an dünyada ekonomik ve siyasi olarak çok ilerlemesinin yanında kendisinin birkaç iç sorunu söz konusudur. Uygurlar meselesi bunlardan bir tanesidir. Uygurlar aslında müslüman çinliler olarak biliniyor. Bunların üzerinde Çin devlet baskısı var. Eğer Batı Bloku bu meseleyi biraz daha çok fazla kaşırsa, önümüzdeki süreçte Çin'in kopabilecek bölgelerinden bir tanesi olarak önümüzde duruyor. Bir diğer taraftan Hong Kong Meselesi var. Hong Kong ise bir ticaret kolonisi olarak biliniyor ve Batı Çin Denizi'ndeki Çin limanlarından bir tanesiydi. Uzun yıllardır bu mesele dünya siyasetinde bir sorun oluşturmaktadır. Portekizli Alvarez denilen bir kaşif'in Hong Kong'u keşfetmesi döneminden beri ortaya çıkmış bir sorundan bahsediyoruz, yani 1600'lü yıllardan beri süregelen bir sorun. Bu o günden bu güne Çin ile Batı dünyası arasında bir sorun olmuştur. Portekizliler Hong Kong'ta bir ticaret kolonisi kurdular. Ticaret gemileriyle Çin'den Avrupa'ya mal taşımaya başladılar. Bu dönem dönem Çin ile Portekiz arasında sorunlara sebep olmuştur. Sonra bu sorun 1700'lerde Çin ve Portekiz arasında yapılan bir ticaret antlaşmasıyla çözüldü. Fakat bu sırada devreye ingilizler girdi. İngilizler de Hong Kong'ta ticaret yapmaya başladılar. Ama ortada çok büyük bir sorun vardı. Çün elindeki büyük mal stoklarını Avrupa'ya satıyordu. Bu mallar baharatlar olmak üzere Çin'in kendi üretim teknolojisyle ürettiği daha başka mallar herzaman olmuştur. Matbaadan tutun baruta kadar herşey Çin'de icat edilerek Çin'de üretilmiştir. Dolayısıyla Çin elindeki bütün bu malları büyük miktarda Avrupa'ya satıyordu ama Avrupa ise Çin'e hiçbir mal satamıyordu. Bu sebeple de gümüş veya altın ile alışverişini yapmak zorunda kalıyordu. Böylece Avrupa'daki bütün altın ve gümüş stokları Çin'e kayıyordu. Eninde sonunda İngiltere buna itiraz etti ve dedi ki Çin'in bzden birşey satın alması gerekir. Fakat Çin Avrupa'dan birşey almayı redetti. Bu sebeple de İngiltere ilginç bir yol denedi ve Çin'e kaçak bir şekilde Hint Afyonu soktu. Bundan dolayı Çin daha 1800'lü yılların başında çok büyük bir uyuşturucu krizi ile karşı karşıya kaldı. Çünkü neredeyse bütün çinliler afyon bağımlısı haline gelmişlerdi. Böylelikle İngiltere Çin'e gizli ve kaçak bir şekilde afyon sokarak Çin'den mal almaya devam ediyor ve Çin'e vermiş olduğu altın ve gümüşü de kısmen geri almaya çalışıyordu. Yani bir trampa usulü ticaret yapıyordu. Yani ödeme olarak değerli madenler yerine afyon vermeye başladı. Çin krallığı bu duruma karşı çok büyük ve sert tedbirler aldı ve 1839-1842 yılları arasında Afyon Savaşları denilen bir savaş patlak verdi. Çin bu savaşlarda yenildi ve İngiltere'nin şartlarını kabul etmek zorunda kaldı. İngiltere deniz gücü olarak çok güçlüydü ve Çin'in bütün limanlarını bombaladı. Çin 1842'deki yenilgiden sonra afyon meselesini düzenleyen bir anlaşma yaparak bazı malları ingilizlerden almayı kabul etti. Fakat bu görece durum 1856'da tekrar bozuldu ve İngiltere ve Çin arasında 2. Afyon Savaşı başladı. 1860 yılında bu savaş sona erdi. Netice itibariyle Hong Kong tamamıyla ingilizlerin eline geçti. Çinliler ingilizlere karşı yenilgiyi kabul etti. Hatta bazı çinli muhaliflere göre Çin bugün bile İngiltere'nin sömürgesi konumundadır deniliyor. Yani ilginç bir tezdir ama bana göre havada duran bir iddiadır. Neticede İngiltere'nin Hong Kong'da bir hakimiyeti oluştu ve bir antlaşmayla Çin Hong Kong'u İngiltere'ye bıraktı. Sonunda yüz yıllık bir kiralama yöntemine gidildi. 106 yıllık İngiltere hakimiyeti sonunda 1 temmuz 1997'de Hong Kong Çin'e devredildi. Burada önemli bir nokta var; ingilizler Hong Kong'u Çin'e 'Hong Kong'un ticari statüsünün korunması şartıyla devrettiler. Günümüzde Çin bu antlaşmanın hükümlerine uymuyor. Bugün Hong Kong'un idare meclisinde sadece 20 tane Hong Kong'lu milletvekili bulunuyor ve geriye kalan bütün yöneticileri ise çinli yöneticilerden oluşuyor. Daha önceki bir yayında da işaret ettiğimiz gibi Hong Kong'da halk tarafından seçilen milletvekili sayısı 4/1 oranına kadar bile düşürüldü. Milletvekili sayısı artırıldı. Ama halkın seçebileceği milletvekili oranı düşürüldü. Tam da bu kaynamanın ortamında bazı taraflar Hong Kong'un statüsünün korunması için Çin ile çeşitli gerginliklere, çatışmalara girmek zorundadır. Bu taraflardan biri İngiltere'dir. 2. dünya savaşı sonrasında Pasifik'te insiyatifi ele almış olan Amerika da bu taraflardan biridir. Diğer tarafta ise Asya'nın küçük kara toprakları üzerine kurulmuş bir gücü var: Japonya. Bu Japonya'nın ilginç bir özelliği vardır. Japonlar Doğu Asya'nın en milliyetçi halkı olarak bilinirler. Japonlar ilginç bir şekilde bütün stratejik fırsatları değerlendiren bir yapıya sahiptirler. Ne zaman birisi Asya'da yalpalasa, Japonya orayı işgal eder. Nitekim geçmişte Hong Kong'u işgal etti, Çin'i işgal etti. Koca Çin'i.. Yani Japonya küçücük bir yerdir ama Çin'i, Güney ve Kuzey Kore'yi işgal etti. Japonya 2. dünya savaşından sonra yenildiler. 2. dünya savaşını sonlandıran olaylarının bir sonucu olarak Nagasaki ve Hiroşima'ya atılan atom bombası neticesinde mesele bitmiştir. Günümüzde Japonya tekrar tarih sahnesine çıkıyor ama bu sefer Amerika'nın yanında Çin'e karşı bir noktadan başlıyor. En önemli problemi, toprak sıkıntısı yaşıyor. Gelişen nüfusu ve nüfuzu sebebiyle etrafındaki yerlerden bazı noktaları almak zorundadır. Yani bu Japonya için tarihsel olarak kaçınılmaz olandır. Şuan Çin'den toprak koparma derdindedir.

Çin'in de kendine göre problemleri var. Mao'nun 19 49 sonrası oluşturduğu kommünist idarenin iktidarı ele geçirmesi ardından Taiwan diye bir ülke oluşmuştu. Taiwan önce Çin'in kendi adalarından biriydi. Komünistler Çin'de iktidarı ele geçirmelerinden sonra eski Çin yönetimi [milliyetçiler] de Taiwan'a yerleşti. Taiwan'ın yakın döneme kadar da adı Çin Cumhuriyeti idi. Bu ikili durumdan dolayı çinliler Birleşmiş Milletler'de çeşitli problemler yaşıyorlardı. Hatırladığınız gibi bundan kısa bir müddet önce Burmada (Mianmar) bir darbe oldu. Bu darbe Çin yanlısı bir darbedir. Böylece Amerika Birleşik Devletleri ve Batı dünyası Mianmar'da, Asya'da bir mevzi kaybetti. Mianmar, yani Burma Çin ve Hindistan arasındaki önemli bir stratejik noktada bulunuyor. Şunu belirtmekte fayda vardır ki Çin ile Amerika arasındaki savaş belki geçmişteki savaşlar gibi konvensiyonel bir savaşa dönüşmeyecektir. Yani birbirlerine kurşun sıkmayacak, bomba atmayacaklardır, fakat bu bir değerler savaşı olarak sürdürülecektir. Hatırlarsanız ikinci dünya savaşında bir tarafta Sovyetler vardı bir diğer tarafta da Batı dünyası vardı ve bunlar o zaman da değerler sistemi üzerinden kavga ediyordu. Bir taraf kapitalizmi savunuyordu, diğer taraf komünizmi savunuyordu ve bu iki taraf demokratik yönetimler ve tek partili sistemlerin çatışması olarak görünüyordu. Bugün Çin ve Amerika arasında da, eninde sonunda bu bir değerler savaşına dönüşecektir. Değerler savaşı'nın demokrasi güçleri Batı'nın yanında olacaktır, değerler savaşının, otoriter, baskıcı, tek partici yönetimleri ise görüldiği gibi Çin'in tarafını tutacaktır. Bu ortamda Çin'de bir darbe oldu ve demokrasi ilga edildi. Bu, Batı'nın değerler savaşında bir mevzi kaybetmesi anlamına geliyor.

Bu açıdan Ortadoğu'da bu nasıl bir gelişmeye sebep olur sorusuna bakmak lazımdır. Takip edenler biliyor, Pasifik'teki savaşın yeniden kayması, takip edenler biliyor, 2012'de yazdım, 2019'da yazdım ve kürdleri şu konuda uyardım: ''önümüzdeki süreçte savaş Pasifik'e doğru kayacaktır. Eğer savaş Pasifik'e kayarsa, dünyanın önde gelen güçleri Ortadoğu'ya vermiş oldukları kıymeti artık vermemeye başlayacaktır. Yani onların siyasi odak noktası Ortadoğu'dan Pasifik'e kayacaktır. Böylesi bir durumda kürdlerin cehenneminin ortaya çıkması anlamına gelir çünkü o zaman türkler, araplar ve farslar kürdleri bir kaşık suda boğmaya başlayacaklardır''. Bu konuyla ilgili yazılar yazdım, Twit'ler attım, konuşmalar yaptım. Ve ne yazık ki kürd siyaseti bunu dinlemedi ve hala da dinlememektedir. Peki ne yapılmalıydı? Hikayemiz tam da budur; fırsatlar dönemi ortaya çıktığında en büyük kazanımları sağlayabilmek. Ve savaş noktası odak Ortadoğu'dan Pasifik'e kaymış olduğunda ise, bizi koruyacak olan imkanları elde etmiş olmaktı. Peki biz bunu değerlendirebildik mi? Hayır. Ortadoğu, 1991 yılı Körfez Savaşı'ndan beri Bati dünyası'nın odak noktasıdır. Yani Pasifik'teki savaş en son 1940 ve 60 arasında dünyada çok önemli bir odak noktası haline gelmişti, bundan sonraki dönemde Soğuk Savaş Dönemi devreye girmişti. Ve hatırlarsanız 1991 Körfez Savaşı'yla birlikte Ortadoğu tekrar İngiltere'nin, Almanya'nın, Fransa'nın, Amerika'nın, Rusya'nın gündemine girmeye başladı. O dönem kürdler ne kazandı? Güney Kürdistan'da 30 yıldır ayakta duran bölgesel bir yönetim kazandı ve bugün Rojava Kürdistan'ında henüz sınırları, statüsü netleşmemiş olan bir parça kazandık. Peki bugün biz bunları koruyabilecek argümanlara sahip miyiz? Felsefi ve siyasi olarak evet, ama güç olarak hayır. Peki yarın, öbür gün Amerika bütün gücünü Ortadoğu'dan Pasifik'e kaydırmak zorunda kaldığı zaman kürdleri kim koruyacak? Sorun tam da budur. Kürdler kendi aralarında anlaşamayarak, Güney Kürdistan'da YNK - PDK, Roajava'da ise ENKS - PYD ikililiği yaratarak, aslında fırsatlar döneminde çok önemli bir şeyi kaçırdılar. Asıl büyük kürd kaybı ise, ne yazık ki Kuzey Kürdistan parçasında yaşandı. Bu yeni yol değişimleri, ticaret yolları'nın değişimi sebebiyle Kürdistan'ın stratejik önemi uluslar arası bir konu haline yükselirken, biz Kuzey Kürdistan'lılar 1999 yılından itibaren türkiyelileşme projesini önümüze koyarak, aslında kürd meselesini uluslar arası konumdan, Türkiye'nin bir iç meselesi haline dönüştürdük ve türk devleti de buna karşılık bir 'çözüm süreci başlattı' sonuçta onu da devam ettirmeyerek kürdlerin siyasi argümanını kökten baltaladı. Şu an kürdler Kuzey Kürdistan'da ellerinde hiçbir şey geçmeden kazanımsız bir şekilde bu dönemi kapatıyorlar.

Tam bu sırada örneğin Akdeniz'i görmemiz gerekiyor. Kıbrıs, İsrail ve Yunanistan, birde Birleşik Arap Emirlikleri, dün Kıbrıs'ın evsahipliğiyle bir görüşme gerçekleştirdiler. Hatırlarsanız çok kısa bir süre önce, 2020 yılının sonlarına doğru, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail arasında bir anlaşma imzalandı: Abraham Anlaşması.. ve böylelikle Ortadoğu kendi içinde iki yeni bloka ayrıldı. Bir tarafta; İsrail, Mısır ve kısmen de Ürdün (çünkü Ürdün'in hala itirazları var) ve Körfez Ülkeleri, diğer tarafta ise; HAMAS, Türkiye ve İran'ın bulunduğu iki kampa ayrıldı. İşte tam burada birkaç tane yeni gelişme var: Yunanistan, İsrail, Mısır ve Kıbrıs bir anlaşma yaparak Akdeniz'i kendi aralarında bölüştürdüler. Akdeniz'de büyük bir gaz havzası bulunmaktadır. Türkiye itiraz etti, bu birliğe girmeye çalıştı. Fakat giremedi. Hatırlarsanız Akdeniz'den kovuldu ve gemilerini Karadeniz'e çıkarmak zorunda kaldı. Karadeniz'de Erdoğan büyük bir show yaparak 'biz gaz bulduk' dedi ama yalanı ortaya çıktı.

Bir diğer taraftan da Türkiye ve Yunanistan arasında gerilim başlıyor. Sebebi şudur; Türkiye, Libya'yla, Kuzey Afrika'yla ve Akdeniz'le ilgisini sürdürüyor fakat Yunanistan'la arasında mevcut olan Kıta Sahanlığı sorunu sebebiyle, Yunanistan'ın çıkarlarına ters gelen dumlar sebebiyle, Yunanistan ile Türkiye arasında korkunç bir gerilim yaşanıyor ve bu geçenlerde gerçekleşen Türkiye ve Yunanistan dışişleri bakanları arasındaki bir görüşmeden çok açık bir şekilde görüldü. Yunanistan'ın arkasında Amerikan güçleri var. Amerikan güçleri ilweride bunu Montrö ve Boğazlar meselesi için kullanacaklardır. Sonra Yunanistan'ın arkasında başka bir güç, Fransa var. Fransa neden bu mesele ile ilgilidir? Çünkü Akdeniz'de Yunanistan, İsrail ve Mısır'ın ortaklaşa çıkaracağı gazın dünya pazarlamasını Fransa yapıyor. Böylelikle Fransa bu meselede garantör konumuna yükseldi. Burada Kıbrıs'ın rolü çok önemldir. Kıbrıs daha önce Osmanlı'nın elindeydi. İngiltere Kıbrıs'ı 1857 tarihinde elli yıl süreyle Osmanlı'dan kiralamıştır. Tıpkı Afyon Savaşı sonrası İngiltere'nin Hong Kong'u çinlilerden kiraladığı gibi.. Bu süre bittiğinde 1920 yılında, kıbrıslı rumlar İngiltere'nin onayını almadan kendilerini Yunanistan'a katmak için bir referandum düzenlediler ve bu sorun böylelikle ortaya çıktı. Bu ara Yunanistan rusların desteğiyle askeri darbeler geçirdi. Yunanistan'a cunta yönetimleri geldi. Bunların sebebi İngiltere'nin Kıbrıs'taki eğemenliğini sonlandırmaktı. Fakat İngiltere'nin desteğiyle Türkiye 1974 yılında Kıbrıs'a girdi. İşte bugün Libya meselesi ve Akdeniz'in yeniden bölüşülmesi meselesi ve dolayısıyla Kıta Sahanlığı sorunu Türkiye için çok büyük bir sorun oluyor. Bu sebeple Türkiye'yi Akdeniz ve Ededen yukarıya doğru sıkıştırıyorlar.

Bütün bu gelişmelerin paralelinde Karadeniz bölgesinde, Ukranya ile Rusya arasında ciddi bir gerginlik var. Donbas diye bir bölge'de rusça konuşan ukraynalılar var oarada. Donbas geçmişte, 2014 yılında bağımsızlık ilan etti. O günden beri rus yanlısı ayrılıkçılar ile Kiev yönetimi arasında 15 insanın öldüğü karşılıklı bir savaş var. Buradaki askeri güçler birbirine yönelik tatbikatlar yapıyor. Rusya büyük bir askeri yığınak yapıyor Ukrayna'ya karşı. Azak denizi, Kırım ve Donbas bölegesini elde tutmak için çabalıyor. Çünkü Ukrayna'yı kim alırsa Moskova bir tehditle karşı karşıya kalmış oluyor.

Bu arada kürdler ne yapıyor? Kürdler ne yazık ki kendi aralarında anlaşlamıyorlar. Fransa burada çok önemli bir rol üstlendi ve Kürdistan başkanı Neçirvan Barzani'yi geçenlerde Eliyese Sarayı'na davet etti. Barzani geri döndükten sonra Erbil'de bütün kürd parti liderlerini topladı ve onlarla bir birlik görüşmesi yaptı. Bu görüşmenin hemen sonrasında Rojava'daki kürd temsilciler Fransa'ya davet edildiler. Faka bu günkü haberlere baktığımızda hala ENSK ve PYD arasındaki sürtüşmeler hala devam ediyor.

Ey kürdler! Fırsat elimizden kaçıyor!! Bu fırsatta elimizden kaçarsa biz artık kendimizi bir daha kolay kolay toparlayamayız. Tam vaktidir. Çünkü otuz yıldır siz güney Kürdistan'da ve on yıldır da Batı Kürdistan Rojava'da ne yazık ki bir araya gelemediğiniz için bir sürü şey kaybettiniz. Güney Kürdistan Kerkük'ü kaybetti, topraklarının %52'ni kaybetti. Rojava kürdleri ise ne yazık ki Afrin gibi çok stratejik ve çok verimli bir toprak parçasını kaybetti.

Bugün Güney Kürdistan'da önemli bir siyasi gelişme var. Kürdistan başkanı sayın Neçîrvan Barzani Erbil'de Amerika'nın Suriye özel temsilcisi Bronstein ile bir görüşme yaptı ve Barzani burada bir açıklama yaparak, 'kürd meselesinin Suriye içinde bir çözüme bağlanması gerektiği'ni vurguladı. Yani biz bu şartlarda bile anlaşamadığımız, birleşemediğimiz için, eğer hiç olmasa Suriye parçasında bir Kürd Bölgesi'nin inşasını sağlayabilirsek, bu kürdler için iyi bir kazanım olur. Bu sebeple bu sıkıntılı durumumuz devam edecek gibi görünüyor. Kürdler kendilerine 1991'de soğmuş olan fırsatlarda, 36. paralelin üstünün uçuşa yasak bölge ilan edilmesiyle birlikte ortaya çıkan durumdan istifade etmeleri gerektiği kadar istifade edemediler. Ne yazık ki burayı sadece Bağdat'tan Bütçe Problemi İçin Dilenen Bir Bölge haline kadar getirebildiler. Oysa bu kürdler için paha biçilmez tarihi bir fırsattı. Bugün de eğer biraz acele davranırsak belki o fırsatları hala kullanabiliriz. Ama şuan dünyanın bütün dikattlerinin odağı Pasifik'e doğru kayıyor ve dikkatleri Ortadoğu'dan kayması nedeniyle kürdlerin konumu giderek önemsizleşecektir. Çünkü kürdlerin bulunduğu coğrafya giderek önemsizleşecektir. Eğer Pasifik'te gerginlik biraz düşerse, o zaman OBOR (One Belt One Route) meselesi sebebiyle belki Kürdistan'ın konumu tekrar yükselebilir. Bunun farkında olmamız lazım. İşte bu sebeple bugün Kuzey, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan'da kürdlere bilik tavsiye etme, diyalog çağrısında bulunmaktan başka bir şansımız yoktur.

Sevgili kürdler, aziz kürdler! Ey siyasetçi ve aydınlarımız! Birbirinizle didişmekten vazgeçin artık. KOCAMAN BİR FIRSATI KAYBEDİYORSUNUZ. Fırsat elinizden kaçıyor. Andolsun ki eğer siz böyle devam ederseniz, sizin torunlarınız, siz olnarı devletsiz bıraktığınız için yarın sizin mezarlarınıza tükürecektir. Nasıl ki bizim de atalarımız bizi böyle devletsiz bıraktıkları için her iki cihanda da ellerimiz onların yakasında olacaktır. Herkesin devlet sahibi olduğu bir dönemde, yanlış siyasetler yürüttüler. O gün osmanlı'yı kurtarmak isteyen kürd liderler, bugün Türkiye'yi demokratikleştirmek istiyor, Türkiye'yi kurtarmak istiyor!! O gün ümmeti kurtarmak isteyenler bugün Ortadoğu halkları'nı kurtarmak istiyor. Yani bu kadar zaman geçmesine rağmen kürdlerde değişen bir şey olmamış ama yüz yıllık devletsizliğin sancılarını hala en sert biçimde hala yaşıyoruz, sürgün edilmiş kürdlerin acısını hala yaşıyoruz, yakılmış, yerle bir edilmiş, tarihten silinmiş kürd köylerinin acısını hala yaşıyoruz. Bundan sebeple, kendi aranızda diyalog kanallarını lütfen açık tutun, birbirinizi dinleyin, birbirinizi anlayın. Bu iş katı partizancılıkla, particilikle, liderperestlikle çözülebilecek bir iş değil. Eğer kürdler bir araya gelirlerse, uluslar arası alanda kürdlerin ülkesi jeo-politik bakımdan çok çok önemli bir konuma sahip olduğu için, hemen tekrar yükselişe geçecektir. Bunu hemen belirtmek gerekir ki, tarihte ne zamanki Çin yükselişe geçmişse, Mezopotamya ve Kürdistan'da o denli bir yükselişe geçmiştir. Çin bugün yükselişe geçmiştir ve bundan dolayı doğal olarak Kürdistan coğrafyası da jeo-stratejik bir önemle yükselmiştir. Bu durumun sunduğu imkanları kürdlerin çok iyi kullanması gerekiyor.

Devleti olmayan halklar küçülerek, küçücük aşiretlere, halklara ve gruplara dönüşerek eriyebilirler. Gördüğünüz gibi Kürdistan parçalara bölünmüş ve her parçasında kürd halkı ayrı ayrı trajediler yaşıyor. Ermemek için 60 milyon kürd birleşmeli ve Kürdistan'ın bütün parçalarını birleştirip KÜRD ULUS DEVLETİ' İNŞA ETMELİDİR. Bu ulus devletin biçiminin nasıl olacağına halkımz karar vermelidir. Kürdler arasında çeşitli yaklaşımlar ve görüşler mevcuttur. Kimisi tek partili yönetim olsun diyebilir, kimisi diğer ülkelerdeki gibi çok partili demokratik sistem olsun diyebilir, kimisi komünizm, kimisi sozyalizm, kimisi kapitalizm, kimisi dindar, muhafazakar bir yönetim önerebilir. Buna yönelik hiçbir ÖNYARGIMIZ YOKTUR. Burada önemli olan tek şey kürdlerin biraraya gelmesi ve bir devlet kurmasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

ERMENİLER KÜRDLERDEN ÖZÜR DİLESİN

William Rupert Hay’ın, Kürtlere dair 1921’de yaptığı bir tespit yeterince dehşet vericidir: “Kürdün kendisini ve kardeşlerini küçümsemek gibi tuhaf bir alışkanlığı vardır; muhtemelen bu alışkanlık Kürde, onu asimile etmek ve her türlü millî duygusunu kökten sökme çabası içinde olan Türkler tarafından aşılanmıştır. Kürt sürekli olarak, dış görünüşe önem veren anlamında zahirbîn, açgözlü anlamında tamahkâr ve yabanî anlamında vahşi deyimleriyle kendisinden söz eder.” 

Bu acımasız ama hakikate dokunan tespite birkaç kelimeyle ekleme yapılmalıdır. Kürtler, tam da millî duyguları kökten söküldüğü için, başkalarını kendine tercih eden anlamında diğergâm ve millî bir akıldan yoksun bırakıldıklarından, başkalarının bilgisiyle düşünmeyi ve davranmayı adet edindikleri için akılnakıs olarak da tanımlanabilirler.

Bu yüzdendir ki tüm komşu ve işgalcilerimizin Kürdistan’a dair bir politikası vardır ama Kürtler’in bir Kürdistan politikası yoktur. Herkesin, Kürdistan’ı da içine alan ve siyasal gayesi olan bir tarih tezi vardır ama Kürtler’in yoktur. Üstelik son dönemde derin bir hümanizm zehirlemesi de yaşıyorlar; çünkü devletsizdirler. Devlet, içinde vicdan olmayan ortak aklı ifade ederken onlar özne bilinci olmayan bir milletin bireyleri olarak duygularına dayanıyorlar ve bu duyguyu yaygın bir kanaat haline getiriyorlar. Bu zehirlenme, hafızasızlığı tetiklediği için de ne geçmişte olup biteni hatırlıyorlar ne de söyledikleri şeylerin gelecekte onları nasıl etkileyebileceğini hesaplayabiliyorlar.

Ermeni soykırımı konusunda yaşadığımız şey tam da bu. Kürtler, işlemedikleri bir suç için özür dileyip duruyor ve siyasal bir öngörüsüzlüğe kapılıp başkasının borcu için, alacaklılara ve haciz memurlarına kendi ev adreslerini tasdik ettiriyorlar. Ermeni soykırımı meselesinde hem Türkler’in suçuna kefil olmuşlar, hem hiç gereği yokken bu suça kendilerini ortak etmişler hem de Ermeniler’in avukatlığına soyunmuşlardır. Böylece özür dileyen de tazminata mahkûm olacak olan da yine kendileri olmuştur. 
Buna itiraz edilmelidir.

Tarih, çelişkileri çözmek için değil ama olanı hatırlatmak için vardır


I. Darius, M.Ö. 519’da tüm isyanları bastırarak imparatorluğunu 23 satraplığa böldü. Van gölünün kuzeyinde yer alan satraplığın adı Armeniya’dır. İlk olarak Behistun yazıtlarında rastlanan bu isim, Kimmerler’in saldırıları sonucu kuzeyden gelerek Kürd soylu Haldiler’e (Xaldî-Urartu) karışmış ve ateşperest olmuş bir halkın yerleşik oldukları toprakları ifade eder. Bu topraklar, Medya satraplığının kuzeyinde ve Kapadokya’nın doğusundadır. 

M.Ö 500’de Trakya ve Makedonya’yı da alan I. Darius, Miletos’un isyan etmesi üzerine bu ülkeyi yerle bir etmiş ve halkını da M.Ö 493’te Dicle boylarına doğru sürmüştür. M.Ö 5. yüzyılda yaşayan Heredot, Ermeniler’in Trakya kökenli bir halk olan Frigler’in bir kolu olduğunu ve Frigler’in başka bir kolu olan İliryalılar’ın (günümüzde Arnavutlar) baskısı ile Urartu ülkesine doğru göçtüklerini yazar. Nitekim bu halk, tarihi Armenya ülkesindeki halkla karışmıştır. Bugün Ermeni olarak adlandırdığımız halkın kendilerine Hay,Ermenistan’a da Hayastan demelerinin sebebi bu göç meselesidir. Yine aynı şekilde Doğu ve Batı Ermenice arasındaki fark ve iki lehçeyi kullananların neredeyse birbirlerini anlamıyor oluşlarının temel sebeplerinden birisi de budur. 

İskender ve Selefkoslar döneminde Kürdistan’ın kuzeyinde birkaç küçük prensliğe sahip olan Ermeniler, M.Ö. 190’da Romalılar döneminde tekrar görülmeye başlandı. Kartacalı Hanibal, müttefiki III. Antiokhos ile birlikte Sipilos Dağı’nda Romalılara yenilince Ermenistan satrabı Artaksiyas’a sığındı. Artaksiadlar Hanedanlığı olarak bilinen bu krallık, M.Ö 166’da IV. Antiokhos Epifan’a boyun eğdi. M.Ö 96’da Artaksiadlar tahtına II. Büyük Tigran geçti ve 35 yıl boyunca hüküm sürdü. Ermenilerin en parlak devirleri de bu döneme denk gelir. Arami ve Kürtler’in, Helenlerle mücadelesinden faydalanan Tigran, Selevkoslar’a karşı kendisinden yardım isteyen bu halkları neredeyse bütünüyle egemenliğine almayı başardı. Suriyeliler’in çağrısı üzerine Şam’a (Dimaşk) bir vali atadı, ardından da 70 kadar vadiyi barındıran Urfa ve Nisibis (Nusaybin) eyaletlerini ve kısa bir süre sonra da Ninova ve Erbil’i çoğunlukla  anlaşma ile kendisine bağladı. Gordiene (Karduk) ülkesi de bağımsızlıklarını korumak koşuluyla Ermeni kralın üstünlüklerini tanıdı. Bir süre sonra yine Kürt Moksuen (Müküs) prensliği ve Med, Karduk ve Arami kabilelerinden oluşan Erzen (Garzan) de bu krallığa dâhil oldu. 

Böylece Ermeni Krallığı’nın sınırları Medya dağlarından Klikya’ya, Kura nehrinden Şeria vadisine kadar genişlemiş oldu. Kısa bir süre sonra da kralın zulümleri başladı. Mazaka (Kayseri) ve çevresinden 300.000 kişi yurtlarından edilerek bugün neresi olduğu tam olarak bilinmeyen başkent Tigranocerta’ya sürüldü. Bir süre sonra krallıktaki şehir ve yerleşim birimlerine Ermenice isimler verilmeye başlandı. Bugün Ermeni aydınlarının her taşı Ermeni malı sanmalarına dair komplekslerine ve Kürdistan’daki her köyün adının Ermenice olduğunu iddia etmelerine sebep olan şey budur. Aynısını Emevi ve Abbasi dönemlerinde Araplar, çok daha geç bir dönemde de Türkler yapmıştır fakat bu Kürdistan topraklarını herhangi bir egemenliğe ait kılmaya yetmemiştir. 

Neticede Roma ile Pontus Kralı Mitridat arasında süregelen çatışmalar M.Ö. 70’te Ermeni Krallığı’na da sıçradı. Tigran, Mitridat’ın damadıdır ve kendisine sığınan kayınpederini Romalı General Lucullus’a teslim etmeyi kabul etmez. Savaş başlar ve Tigran, çoğu Kürtler’den oluşan 80 bin kişilik ordusuyla Dicle vadisinde çıkan çarpışmada kesin bir yenilgi alır. Tarihçiler, Tigran’ın ordusunun süvari ve okçularının Mard Kürtleri, köprücü ve istihkâmcılarının ise Gordiene (Gerdi) Kürtleri olduğunu yazıyor.  Neticede yenilgiden bir gün sonra halk, başkent Tigranocerta’yı Romalı generale teslim etti, general de şehri yerle bir etti ve krallık Dicle’nin güneyindeki tüm topraklarını kaybetti. Fakat kayınbaba ile damadın hırsı başlarına bela oldu. Kısa bir süre sonra bu sefer de Mard ve Med Kürtlerinden 40 bin piyade, 30 bin de süvari topladılar ama birkaç kez denemelerine rağmen Roma karşısında muvaffak olamadılar. Nitekim M.Ö 66’da Tigran, General Pompeius’a itaat etmeyi kabul etti ve birkaç yıl sonra da öldü. 

Ermeni Krallığı, 387 yılında Bizans ile Sasaniler arasında bölüştürüldü ve bazı dönemlerde sadece 15 köyü yöneten küçük bir hanedanlık olarak 421’e kadar hüküm sürdü. Bizans ve Sasaniler tarafından atanan valilerle idare edilen hanedanlık kalıntıları Hristiyanlığın yayılması ve Bizans’ın açık desteğine rağmen bir türlü Kürdistan’da ve Küçük Asya’da bir hâkimiyet alanı geliştiremedi. Kürdistan, 640’tan itibaren İslam ordularının egemenliğine girdi ve Kürtler kitleler halinde Müslümanlaştılar. Bu yeni durum, Kürdistan’da iktidarın tümüyle Kürtler’in eline geçmesini sağladı. Kürtler, Rojkan gibi geçmişten gelen krallıklarının yanı sıra Eyyübiler ve Mervaniler gibi güçlü devletler ile ömürleri 700 yılı bulan Erdelan ve Botan gibi emirlikler kurdular. Ermeniler ise halifeliğin ehli kitap olanlara tanıdığı geniş özerklikten yararlandılar. 800’lerde ortaya çıkan Hristiyan Ermeni kültürüne sahip Yahudi hanedanlığı Pakraduniler de Van gölü çevresi ve günümüzdeki Ermenistan devleti sınırlarının dışına çıkamadı. Bu hanedanlığın şahları, Abbasiler tarafından atanmaktaydı.  Arap İmparatorluğu’nun parçalanması üzerine 1021’de Bizans, Ermeni Prensliklerine son verdi. Yenilenlerin Sivas, Maraş, Kayseri, Antep ve Klikya’ya doğru göçertilmelerinin de etkisiyle, yerleştikleri topraklarda büyük bir Ermeni nüfusundan bahsetmek tarihin hiçbir devrinde mümkün olmadı. 

Bir dönem Hristiyanlığı seçmiş oldukları ve Ermeni kiliselerine bağlandıkları için Ermeni Hanedanlıkları arasında gösterilen Muş merkezli Mamigonlar’ın (Doğu Ermenicesi’nde G ve K sesleri aynı harfle yazılır) günümüz Kürt aşireti MamekanBagrati hanedanlığının da günümüz Bekiran aşireti, Kars merkezli Gamsargan’ın günümüzde Germsar ve Weramîn’de mukim olan ve Osikan hanedanlığı olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Osmanlı’nın egemenliğine girmiş 24 Kürt emirliği nasıl ki Türk kabul edilemezlerse, Ermeni Krallığı’nın bir dönem hükmettiği Kürdistan da ne Batı Ermenistan olmuştur ne de Kürdistan ahalisi Ermeni kabul edilebilir. Buna rağmen Hristiyanların, özellikle Osmanlı döneminde kiliseler düzeyinde örgütlenmiş olması, nüfusları az da olsa Yakubî ve Curkan gibi Hristiyan Kürt aşiretlerinin de bölgelerine göre Ermeni, Asurî, Süryanî, Keldani, Nestûrî vb. sayılmalarına sebep olmuştur. 

11. yüzyılda Türk ve 13. yüzyılda Moğol istilaları ile 16. yüzyıla damgasını vuran Osmanlı-Safevi savaşları Ermenilere neredeyse 18. yüzyılın ortalarına kadar nefes aldırmadı ve onları kilisenin otoritesine kapanmış bir halk haline getirdi. İstanbul Ermenileri içinde başlayan reform hareketleri bu yüzyıldan itibaren, imparatorluğun batısında doğmakta olan modern bir milletin habercisidir. Ve aynı zamanda korkunç bir felaketin de.

Rusya’nın Yaşattığı Cehennem ya da Ermeniler Ölse Kim Üzülür?

Avrupa’ya yaptığı seyahat sonrası, Deli Petro şahsında Rusya, büyük bir yenileşme hareketi yaşadı. Ülkesini genişletmek isteyen Petro, devleti için sıcak denizlere inmek gibi bir strateji benimsedi; çünkü ülkesi kuzeyde buzlarla, güneyde artık Avrupa’ya karşı tökezleyen Osmanlı gibi bir devlet ve Karadeniz ile sınırlanmıştı.

Ruslar, iki seçeneğe sahipti: boğazları ele geçirmek için Bulgaristan’ı, Trakya’yı ve İstanbul’u almak ya da daha uzun bir yol olan Kafkaslar ve Kürdistan üzerinden Akdeniz’e inmek. Petro ve ardılları bu iki yolu da çokça denediler. 1800’lere gelindiğinde Kafkasya’yı işgal etmiş olan Rusya, 1804-1812 İran-Rus savaşları ile günümüz Ermenistan’ı ve Azerbaycan’ını almıştı. Özellikle Rusların Erivan kontu İvan Paskeviç, Anadolu’yu işgal etmenin yollarını aradı ve II. Mahmud’un politikalarından bezmiş Kürtler ve Ermenileri tetiklemeye kadar çalıştı. Paskeviç, kısa sürede Erivan, Kars, Erzurum, Ağrı, Bingöl bölgelerinin Müslüman ve Êzidî Kürt liderini ikna ederek tarafına çekmeyi başardı. Hatta Dersim’in Alevi Kürtleri içinde Ruslar’ın Hazreti Ali’nin kılıcı Zülfikar ile savaştığına dair bir efsane türemesini bile sağladı. Bu arada Osmanlı, artık doğuda Ruslarla mücadeleden dolayı İran’ın zayıflamasını fırsat bilerek, uzun süredir karışmadığı Kürdistan yönetimlerinin başına üşüşmüştü. Nitekim merkezileştirme politikası gereği bütün şiddetiyle Botan dâhil Kürt Emirliklerini tümüyle ortadan kaldırdı. Bunun da bir sonucu olarak da 1877-1878 Kırım Savaşı’nda Ruslara karşı kesin bir yenilgi aldı. Artık ortada müttefik olunabilecek çapta güçlü Kürt emirlikleri olmadığı için de Ruslar neredeyse tüm yatırımını Ermenilere yapmaya başladı ve kurdukları Ermeni çeteleriyle Kürtlere katliamlar uygulanmaya başladı. Bu dönemde Bitlis, Van, Muş, Erzurum ve Kars’tan milyonlarca Kürt güneye tehcir edildi. Bugün Urfa, Mardin, Diyarbekir, Adıyaman, Antep, Hatay ve Suriye Kürdistanı’nda macir (muhacir) adı verilen Kürtler’in oluşunun sebebi budur. 1878’de yapılan Berlin Antlaşması ile de Osmanlı, Vilayet-i Sitte’de Ermeniler lehine ıslahatlarda bulunma sözü verdi. 1848 tarihli eyalet nizamnamesine göre Kürdistan’ın bölgeleri olan Erzurum, Van, Mamüret-el Aziz, Diyarbekir, Sivas ve Bitlis’i kaplayan bu bölgeye Rusya ve Avrupa’nın belirleyeceği bir genel vali atanacak ve tedricen bir Ermenistan’ın kurulmasının önü açılacaktı.

1847 Bedirhan Bey yenilgisi ile Kürtlerin bir çağı daha kapandı. Sürgünle birlikte Botan, Mahmudi ve Hakkâri Kürt hükümetleri düştüler. Bitlis, Baban, Soran, Behdinan ve Rewanduz hükümetleri daha 1830’larda Osmanlı tarafından çökertilmişti. Lice, Hazro, Hazzo, Batman, Hasankeyf, Şirvan, Hizan, Zirkan, Pasur, Silvan, Doğubeyazıt, Milan, Reşvan ve Berazi gibi beyliklerin orduları zaten yok edilmişti. Bedirhan’ın yerine geçen Êzdîn Şêr de 1854’te sürgün edilince Kürdistan tümüyle bir boşluğa düştü. 

İşte Ermeniler ve Ruslar da bu boşluktan faydalanmaya bakıyorlardı. Fakat III. Aleksander sonrası ortaya çıkan ve devlet politikası haline gelen milliyetçi dindarlaşma ile Bulgar ve Ermenileri Slavlaştırma eğilimi direnişle karşılaşmıştı. Milliyetçileşen Bulgarlar Rusya’ya itiraz etmişti. Ermeniler ise kendi kaderlerini tayinden, yani bağımsızlıktan yanaydılar. Neticede Ruslar, 1903’te yayınladıkları kanun ile Ermeni okullarını kapatacak, Ermeni kiliselerinin tüm topraklarına el koyacak ve köklü bir asimilasyon politikası başlatacaklardı.

Rusların, Berlin Antlaşması sonrası Ermenilerle birlikte Kürdistan’ın kuzeyine sahip olması üzerine Erzurum, Diyarbakır, Musul, Bitlis, Van, Ormiye ve Harput gibi illerde Rus konsoloslukları açılmaya ve faaliyet göstermeye başladılar. Böylece Kürdistan sathına yönelik siyasi bir suikast da başlamış oldu. Değinmek gerekir, Kürdistan çok dinli bir ülkedir. Batılı bütün seyyahlar, 20. yüzyıla değin Kürtler’in diğer dinden olanlara karşı adilane tutumunu takdir ederler. Mesela 1683 yılında Cizvitler, 1700’lerin ikinci yarısında Garzoni, 1858’de Amerika Protestanları, Kürdistan’ın o dönemki başkenti Bitlis’te misyonlarını kurdular. Eğitim seviyesinin artması ve misyoner gruplardan gelen yardımlarla birlikte Ermeni toplumunda zenginleşme başladı. Bunu fırsat bilen Osmanlı yüksek vergiler koyarak gayrimüslimleri, Kürt emirliklerinden sonra ortaya çıkan dar görüşlü aşiret liderlerinin insafına bıraktı. Ermeniler ve görece Asurilerde ortaya çıkan güçlülük hissi bir felakete yol açtı.  Batılı Hristiyan misyonerlerin 19. yüzyılda yeniden bölgeye gelişiyle birlikte su yüzüne çıkmaya başlayan karşılıklı huzursuzluk, 20. yüzyılda etnik gruplar arası bir çatışmaya dönüştü. Böylece Batılı güçlerin, bölgedeki Müslümanların güçlerini zayıflatmak için Ermenilere verdiği vaatlerin boş çıkması sonucu 13 yüzyıl boyunca Kürdistan’da Müslümanlar ile barış içinde yaşamış tüm tarihi Hristiyan azınlıklar, kendi sonlarını getirmiş oldu. Fakat olaylar sadece Kürdistan’da vuku bulmuş değildir. Batılı ülkeler Osmanlı’yı zayıflatmak için 1895 olaylarını tetiklemiş ve bir süre zarfında Trabzon, Bayburt, Çorum, Kayseri, Yozgat, Divriği, Eğin, Develi, Akhisar, Zeytun, Gümüşhane, Tokat, Amasya, Mersin, Edirne, Merzifon gibi 29 merkezde Ermeni isyanları patlak vermiştir. Bu arada Hınçak ve Taşnak gibi Ermeni siyasi yapılanmalar kurulmuş ve bağımsız Ermenistan için devrimci faaliyetler örgütlemiştir. Osmanlı Bankası’nın basılması, Abdülhamid’e suikast girişimi ve benzeri birçok olaya karşı Osmanlı da çok sert bir karşılık vermiştir. Nitekim bu olaylar 1914’te Ermeniler’in Osmanlıya, Berlin Antlaşması’na atıfta bulundukları 1914 Şark Islahat Belgesi’ni imzalatmasıyla sonuçlanmıştır. Buna göre 6 Kürdistan vilayeti birleştirilecek ve başına 5 yıllığına bir Ermeni vali atanacaktır. Ne var ki kısa bir süre sonra Birinci Dünya Harbi patlayacak ve plan uygulanamaz hale gelecektir.

Kürtlerin vatanı, Osmanlı-Rus sınırında ve bu iki ordunun harekât sahasında yer aldığı için doğal bir savaş alanına dönüşmüş ve tahrip edilmiştir. Kuzeyde Sarıkamış’tan Güneyde Mukrî ve Xaneqîn’e, doğuda Kars’tan batıda Erzincan ve Sivas’a uzanan bu savaş temelde Osmanlı ve Ruslar arasında cereyan etse de Rusların bölgedeki yardımcı birlikleri Ermeni ve Suryaniler ile Kürtler arasında geçmekteydi. Kürtler cihat çağrısının gazına gelmiş ve kuzeyde başlarına gelen felaketin rövanşını almak için uğraşmışlardır. Osmanlı, daha sonra Ermeni Soykırımı’nın uygulandığı yerler olarak ortaya çıkacak Elazığ’da 11. Tümen, Musul’da 12. Tümen, Erzurum’da 9. Tümen ve Sivas’ta 10. Tümen konuşlandırmıştı. Belirtmek gerekir ki bu tümenlerin çoğu Kürt askerlerden oluşmaktadır ve savaşın sonunda, Mehmed Emîn Zekî’nin aktarımına göre bunlardan en az 300.000 Kürt telef olmuştur. Kürdistan halkı hem durmadan asker toplayan Osmanlı’nın hem de Ermeniler’in desteğiyle Rusların zulmüne uğramıştır. Açlık ve salgın hastalıklar baş göstermiş ve örneğin Süleymaniye’de bölge halkının ve askerlerin yüzde yetmişi ölmüştür. Soane, Kasım 1914’te 20.000 olan Süleymaniye nüfusunun Kasım 1918’de İngilizler şehri aldıklarında 2500 olduğunu belirtir. Ruslar, Ermeniler ile birlikte 1914 Aralık ayında Doğu Bayazıt ve Eleşkirt bölgesine girerler ve yerli Kürt halkının sadece yüzde onu sağ kalır. 1917’de Avrupa’nın desteği ile Rus devrimi gerçekleşir ve Rus ordusu dağılır ama Rus subayların denetiminden çıkan Ermeni grupları, Erzurum-Erzincan bölgesinde 30.000’den fazla Kürdü katlederler. Van, Bitlis ve Muş’ta da benzer bir durum söz konusudur fakat kayıplarla ilgili elimizdeki kaynaklar sınırlıdır. Şemdinli-Rewanduz bölgesindeki Balikan aşiretinin 100 köyünden sadece üç dört tanesi dışında hepsi yerle bir edilmiştir. Bradost aşiretinin Revanduk kolu tamamıyla yok edilmiştir. Bu mıntıkadaki 81 Bradost köyünden 52 tanesi tümüyle yok edilmiştir. Aşiretin 1080 olan hane sayısı 157’ye inmiştir. Kuvêrkan aşiretinin 150 hanesinden sadece 7 aile kalmıştır. Nehri’deki 250 aileden geriye 10 ev kalmıştır. Revandiz’daki 2000 aileden geriye ancak 60’ı sağ kalabilmiştir. Mesela Xaneqîn’in içine düştüğü felaket en az Ermenilerin yaşadıkları kadar büyük bir felakettir ama bunun hesabını ve yasını tutan tek bir Kürt bile yoktur. Bletch Chirguh, bu savaşla birlikte 700.000 Kürdün göçertildiğini, Kürdistan etnik haritasının küçüldüğünü ısrarla belirtir. Savaş sonrası ortaya çıkan salgın hastalıklar ve açlık 1929-1930 yılındaki Büyük Kıtlık (Xela Mezin) dönemine kadar en acı şekliyle Kürdistan’ı bitirmiştir. 

Bu arada Ermeniler, 1915’te Aram Manukyan önderliğinde Van merkezli Batı Ermenistan Yönetimi adıyla bir hükümet kurmuşlardır. Batum’un batısından başlayarak Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Muş, Bitlis’i ve Hakkâri’nin de güneyinde Piranşar ve Revandız’ı içine alan bir bölgede ve Özgür Vaspurakan adını verdikleri bir devlet ilan etmişlerdir. Bu hükümet daha sonra 1918-1920 tarihleri arasında varlığını iddia eden Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’ne ilhak edilecektir. 

Osmanlı İdaresi 24 Nisan 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa imzasıyla bir belge yayınlar ve Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, elebaşlarının tutuklanması ve arşivlerine el konulmasını emreder. İlk gün İstanbul’da 230’dan fazla Ermeni aydını ve siyasi lideri tutuklanır. Birinci hafta tamamlamadan bu sayı 2500’ü bulur. Birçoğu işkence edilerek öldürülür. Birçok örnek verilebilir ama en çok iç acıtanı, üç dönem Meclis-i Mebûsan’a seçilen ve Ermeni-Türk kardeşliğinin yılmaz bir savunucusu olan Sosyalist milletvekili Krikor Zohrab’ın İttihat Terakki’nin tetikçilerinden Çerkez Ahmet tarafından Urfa’da başının taşla ezilmesi olayıdır. Kürt folklor çalışmaları için çok önemli bir şahsiyet olan ama çokça bilinen bir örnek olduğu için Aziz Gomitas Vartapet’in hikâyesine değinmeyeceğim. 

25 Mayıs 1915’te, çıkarılan geçici Tehcir Kanunu, 30 Mayıs’ta Bakanlar Kurulunca süresiz hale getirildi ve 10 Haziran’da da Ermenilerin mallarına el koyma kararı çıkarıldı. Böylece tümüyle kanuni olan bir katliam başladı ve Osmanlı devleti ile İttihat ve Terakkiciler, Ermenileri sürmeye ve öldürmeye başladı. 

İlginç olan şudur ki büyük katliamlar (örneğin Boğazlayan ve Kütahya) Anadolu’da olmasına rağmen, toplama merkezlerinin Kürdistan’da olması felaketi Kürdistan’a taşımıştır. Göçertme, batıda Edirne’den; kuzeyde Samsun, Trabzon ve Bafra’dan; doğuda Eleşkirt ve Diyadin’den başlayıp Deyr-i Zor’a doğru planlanmıştır ve uygulanmıştır. Kararı veren de uygulayan da Osmanlı Devleti’dir. İşbirlikçileri İttihat ve Terakki’nin yerel güçleridir. Bunlar içinde Türkler, Kürtler, Araplar ve hatta Ermeniler dahi vardır. 

Ermeni Kırımı’nın ilk dönemi için (1890) suçlanan Hamidiye Alayları’nda da durum benzerdir. Alaylar devletin resmen teşkil ettiği bir kurumdur ve sadece Kürtler’den oluşmamaktadır. Örneğin 650 kişilik Eleşkirt ve Karakilise Hamiadiye Alayı Karapapaklar’dan oluşturulmuştur. Yine Tutak’taki bir alay 500 kişiden oluşur ve üyelerin tamamı Terekeme’dir. Kızıldız’daki alay, Balyan Ermenileri’nden oluşur. Sivas’taki 775 kişilik alay Kafkas muhacirlerinden, Nusaybin’deki 630 kişilik alay Arap Tay aşiretinden, Urfa ve Harran’daki 1200 kişilik alay Arap Kays aşiretinden oluşturulmuştur. Bütün bu alayların Ermeniler’e dokunmadığı varsayılamayacağına göre suç neden özelde Kürtler’e yüklenmektedir? Yine Ağrı’daki üç alay Sipkî’lerden oluşmuştur ve bu Kürt aşireti yakın bir zamana kadar da Êzdî’dir. Bu Êzdî aşiret daha önce Ermenilerin saldırılarında büyük kayıplar vermiştir. Bu durum, meselenin Kürt Müslümanlar ve Gayrimüslim Ermeniler şeklinde de okunamayacağını gösterir. Üstelik Ermeni Soykırımı aslında 1915-1922 arasında bir dönemi kapsarken Hamidiye Alayları’nın çoğunluğunu oluşturdukları için Kürtler’e yüklenmek ne derece hakkaniyete sığar? Ortada tek bir Kürt Emirliği ve Kürt hükümetinin olmadığı otoritesiz bir Kürdistan zamanında Kürtleri yağmacılıkla mı suçlayacağız? Açlık ve sefaletin kol gezdiği bir dönemde bu olağandır ve talanların hedefi sadece gayrimüslimler de değildir. Kürt aşiretleri birbirini de talan etmişlerdir. Urfa bölgesindeki Bêskî ve Berazî aşiretlerinin, Millî İbrahim Paşa ile Diyarbekir Kürt ahalisinin, Cizre’de Miran Mustafa Paşa ile Axayê Sor ve Koçerlerin, Serhat’ta Hesenî ve Heyderî aşiretlerinin birbirini talanı gibi onlarca örnek verebiliriz. Hamidiye alayları, Kürt emirliklerinin tasfiyesi neticesinde, yüzyıllardır soylu ailelerce yönetilen Kürdistan’ın, usul bilmez, talancı şahısların ellerine bilinçlice bırakılmak istenmesinin bir sonucudur. Türk idaresi bu yöntemle başta Kürtleri ve Ermenileri olmak üzere kendi hâkimiyetindeki tüm Kürdistan halkını dize getirmek istemiştir. Bu dize getirişin korkunç sonuçlarının bilançosu da kuşkusuz ki Kürtlere mal edilmek istenmiştir. Hamidiye Alayları’nda aşırı yetki verilen aşiret ileri gelenleri sadece Ermenilere değil başta Kürtler olmak üzere diğer tüm halklara da zulüm etmişlerdir. Nitekim Hamidiye Alayları’nın bilinen en zalim ismi Miranlı Mustafa Paşa, Botan bölgesinde bir yayladayken yine bir Kürt tarafından öldürülmüştür. Miran Aşireti’nin pek çok mensubu bugün dahi Mustafa paşayla olan akrabalıklarını inkâr edecek kadar kendisine öfke duymaktadırlar. Bu öfke bugün bile sürmektedir. 

Ermeni katliamlarında Kürtler’e bir suç isnat edilemez. Tıpkı, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni oluşu, nasıl ki Ermenileri, Dersim katliamının faili kılmıyorsa, Kürtler de bu anlamıyla suçlanamazlar. Nitekim Saddam döneminde PDK’ye, son 30 yıldır da PKK’ye karşı savaşmış korucular meselesinde de bu böyledir. Kürtler’in bu düzlemdeki durumu bir emri ve iradeyi değil, bir memurluğu ve itaati temsil eder. 

Türk ve Ermeni tarafları tümüyle propagandif davrandıkları için tehcir sırasında ne kadar insanın öldürüldüğünü belirlemek artık çok güç, ama Ermeniler’in soykırıma tabii tutuldukları bir hakikattir. Bu hakikat bize beraberinde şu gerçeği söyler: Ermeni Soykırımı, sadece Ermeniler’e karşı işlenmiş bir suç değildir. Bu suç, Kürdistan’a karşı işlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın alacak ve borçlarını devralmış bir devlettir ve Ermeniler dâhil Kürdistan’a tazminatla yükümlüdür. 

Kürdistan’daki otoritesizlikten faydalanarak Ermeni mallarına Türk devletinin izni ile konmuş Kürt aileleri de mevcuttur. Kürt siyaseti içinde de yer alan ve süreğen bir öngörüsüzlükle Ermeniler’den “Kürtler adına” özür dileyenler, bunun yerine dedelerinin el koydukları Ermeni ve Süryani topraklarını sahiplerine iade etmelidirler. 

Kürtler katliama, tabi oldukları devletin emir ve fermanıyla ortak olmuşlardır ama Ermenileri ve diğer gayrimüslimleri korumayı kendi iradeleriyle yapmışlardır. Birçok bölgede Osmanlı’nın fermanına karşı ferman yayınlamış ve hem katliama hem tehcire karşı çıkan Kürtleri nereye koyacağız? Örneğin Mardin bölgesinden Şeyh Fethullah Hamidi, Şeyh Said, Rişvan aşireti reisi Besnili Yakup Ragıp, Dirêjan aşireti reisi Mustafa, Qerçikanlı Hacı Musa, Müküslü Mustafa Bey, Koçgirili Kürd Mustafa Paşa, Gevaşlı Kulîxan Bey, Kör Hüseyin Paşa, Nordezli Hecî Axa, Etmanekan aşireti reisi İsmail Ağa, Şeyh Ebdullahê Melekanî, Ermenilere evini açan Dersim Kürtleri, Gorandeşt şeyhleri, Nehri Şeyhleri, Antranik Paşa’ya silahlı 200 adamıyla birlikte yardıma giden Şeyh Ahmet Barzani ve Mele Mustafa Barzani. Bütün bu iyilik perilerini nereye koyacağız? 

Ermeni ve Kürtler’in birbirlerine düşman edilmesinin önüne geçmek için Ermeniler’in ve Kürtler’in aynı kanı taşıdıklarını söyleyen ve Ermenilerle Kürtler arsında evlilik ilişkilerini artırmak için yasalar çıkaran Mir Bedirxan’ı (Nasturi Katliamı konusunda da çarpıtılmış bir yığın tarihi bilgiyle Hıristiyan katili sıfatına mahkum edilmiş olan Mir Bedirxan’ı) nereye koyacağız? Olası Ermeni katliamlarından Kürtler’i alıkoymak için ilk Kürt kurultayında Ermeni katliamından söz eden şeyhlere karşı çıkan Şeyh Ubeydullah Nehri’yi nereye koyacağız? 

Kürtler’in millî penceresinden mesele şudur: Ermeniler, siyaseten oynadıkları kumarı kaybettiler. Batılı güçlere ve özellikle de Rusya ile kurdukları ittifak onların sonunu getirdi. Ermeni aydınları, komitacılar ve siyasi önderleri tıpkı Tigran ve kayınbabasının kapıldıkları egemenlik hırsıyla kendi toplumlarını uçuruma doğru sürüklediler. Rus mandası ya da bağımsız bir devlet kurmak hayaliyle kendi topraklarının dışındaki Kürdistan topraklarına da göz diktiler ve neticede mağlup oldular. Bolşeviklerin beklenmeyen ihtilali bu hevesi kursakta bıraktı. Kürtlere karşı giriştikleri etnik temizlik bir bumerang gibi onlara döndü ama neticede suçlusu ve suçsuzuyla bir halk, büyük oranda tarihe gömüldü. Her şeyden önce Ermeni aklı, Kürdistan’a karşı işlediği suçlarla perişan ettiği Kürtler’e bir özür borçludur.

Kesilmemek için, gördüğü her Müslüman karşısında kelime-i şehadet getirmek zorunda kalan bir Ermeni’nin endişesiyle Ermeniler’den özür dilemeyi bir marifet ve borç sayan Kürtler de hiç değilse Ermenilerin 1991’de Laçin ve Kelbajar’da neden Kürtler’i soykırımdan geçirdiğine dair biraz kafa yormalıdır. Tabii 15 bin Kürd’ün bir gecede neden öldürüldüğünü ve şehirlerin neden Kürtler’den temizlendiğini sormak için 100. yılı beklemeleri gerekmiyorsa. Diğer taraftan etnik kimliğini, yani Kürt olmayı reddetmeyenlerin göçe zorlandığı ve etnik kimliği açısından asimile edilmiş Ermenistan Êzidîlerini de hatırlamak da fayda vardır.

Ve Türkler’e…

Bitlis’teki Ermeni mezarlığının yerinde bugün bir stadyum, bir İmam-Hatip Lisesi, bir İlkokul ve bir cezaevi var. Kütahya’daki Ermeni yetimhanesinin yerinde bugün Kütahya Valiliği’nin binası var. Erzurum’daki iki Ermeni okulunun yerinde şu an Erzurum Valiliği’nin binası var. Antep’teki Ermeni Calusyan ailesinin ev ve bahçelerinin yerinde şu an Garnizon Komutanlığı var. Yine Ankara’daki Çankaya Köşkü’nün bulunduğu arazi, Ermeni Kasapyan Ermeni bir ailesine aittir. Bunların tümü bugün devlet daireleri olarak kullanılıyor. 

Urfa’da Kürt sultanı Selahaddin-i Eyyübî adı verilmiş tek bir okul, üniversite, han, meydan ya da sokak yoktur. Bir tek mekâna; birkaç yıl önce camiye çevrilen ve 457’de imar edilmiş olan St. Yuhannes Ermeni Kilisesi’ne bu isim verilmiştir. Türk iradesinin kirli zihniyeti burada da ortaya çıkmış ve ibadethanelere dokunmamasıyla bilinen ve üç dinin Kudüs’te birlikte yaşamasının teminatı olan bir Kürt sultanının adı bu namussuzca işe verilmiştir. Caminin resmi sahibi Diyanet İşleri Başkanlığı adlı devlet kurumudur. 

Bundan utanılmalıdır. 

Ve son olarak katliamları halklar değil devletler işler. Katliamı yapan Kürtler olsa dahi buna engel olmayan Türk devlet idaresidir ve bu onu yine doğrudan suçlu kılar. 



İbrahim Halil Baran

24.4.2015

(Rûdaw - aktarma)

 

"Tarihle ilgileniyorum çünkü ulusların karakterlerini değiştirmekte zorlandıkları için uzun döngülerde hep benzer davrandıklarını ve benzer hatalar yaptıklarını düşünüyorum.
Hatta hep aynı kaldıkları dahi öne sürülebilir.

Tarihin bile bir matematiği var. Tarih akılcıldır. O halde tarihi ancak matematik bilenler doğru yönde değiştirebilir, çünkü tarihin aktörleri akılcı olarak güçlerin birbirleriyle ilişkilerini doğru anlayabilenlerden oluşur".

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Îbrahîm Xelîl Baran çû  Rewanduzê

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



Baran & Chomsky

 

 

 

Mardin kimin yurdudur?

 

Halil Baran

 

 


Toponimi meselesinde uzundur kafamı kurcalayan bir konu da Mardin isminin kökeniydi.

Kürdistan’ın güneyinde Duhok yakınlarında devam eden kazıda, Alman Tubingen Üniversitesi’nden Betina Faist ve Peter Pfalzner’in 4800 yıl önceye tarihledikleri tabletlerde, antik Mardaman - Mardaban şehrini bulduklarını duyurmaları, bu konuyu yeniden gündeme getirdi. Zira Kürtlerin ülkesinin dört bir yanında Mard isminden türetilmiş yer isimlerinin varlığı bize Kürt tarihinin kayıp bir halkasını işaret ediyor.

1969’da yayınladığı XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı isimli büyük çalışmasında Nejat Göyünç, Mardin şehri ve çevresindeki Kürt aşiretlerinin faaliyetlerini, vergi durumlarını ve etkinliklerini açıkça işler. Mardin isminin kökeni ile ilgili birkaç bilgi verir ve kesin bir belirleme yapmaz. Şehrin isminin Süryani kitaplarında Merdo, Merdi, Merde, Marda ve Mardin olarak geçtiğini belirtir. İsimlerdeki bu varyetelerin varlığı, şehrin isminin Süryanice olmadığını kanıtlar niteliktedir. Zira Süryani metinlerinde Süryanice yer isimleri hep aynı biçimle yazılmaktadır. Roma-Bizans kaynaklarında da benzer bir durum görülür: Mardie, Mardena, Maride.

Mardin isminin kaynaklarda görülmeye başlandığı ilk metin M.S. 353 tarihli Ammianus Marcellinus’a ait Pers seferini anlatan bir günlüktür. Onun öncesinde bölgeye -ta çivi yazılı belgelerden itibaren- İzala / İzola denmektedir. Bu bilgi hem Mardin’den dağılan Kürt aşireti İzolilerin (Osmanlı belgelerinde Zoli, 1526 tarihli defter, BA TD 998) kökenini belirlenmesi için önemlidir hem de Mardin isminin kullanılmasıyla ilgili bir tarihsel başlangıç için.

Bu tarihin hemen öncesine dair en önemli belirlemeyi Joseph von Hammer yapmıştır. Yunan kaynaklarında Marde ismine denk gelen Hammer, bu bilgiyi Sasanilerin ilk kralı I. Ardeşir’in, savaşçı Mard / Marde aşiretini buraya yerleştirmesiyle birleştirmiştir. Bu iskânın tarihini tespit edemesek de Ardeşir’in 224-242 yılları arasında tahtta kaldığı göz önüne alındığında Mardların şehre kendi isimlerini vermiş olduğu veya birkaç on yıl sonra şehrin artık onların ismiyle anılmaya başlandığı görülmüş olacaktır.

Tasnif problemleri sebebiyle Mard ismine dair çivi yazılı tabletleri saymazsak (ki Betina Faist’in çözdüğü tabletlerde bu isim geçiyor) M.Ö 370’te yazılan Xenophon’un Anabasis’i bir ilk kaynak olarak önümüze çıkar. Ksenophon, ordusuyla birlikte Kardukh topraklarını yedi günde meşakkatle geçer.

Kentires ırmağının (günümüzde Bitlis Çayı) kuzeyine geçtiklerinde onları, Pers kralının akrabası Orontas’a paralı askerlik yapan Armenler ile günümüzde Kürt Xaldî aşiretinin atası olan Khaldiler ile Mardlar karşılar. Nitekim Med İmparatorluğu’nun ortaya çıkmasından önceki haritalarda ve Sasanilerin bölgeyi Persleştirme çalışmalarına kadar Van Gölü’nün batısında Xaldî Kürt ülkesi yer alırken, gölün kuzeyinde Mardia Kürt ülkesi vardır ve bu durum yaklaşık M.Ö 700 ile M.S. 300 arasında kabaca korunmuştur.

Xenophon’dan yaklaşık üçyüz yıl sonra yaşayan ve M.S. 7 yılında ünlü Coğrafya kitabını yayınlayan Amasyalı Strabon da Mardlardan bahseder. Soğuk ve dağlık olarak nitelediği kuzey Medya ülkesinde Kürdi ve Mardi (Amard) aşiretlerini üst üste sayan Strabon, onları göçebe ve savaşçı olarak tanıtırken ikisinin de aynı milletten olduğunubelirtir. Fakat anladığımız kadarıyla Kürdi klanı Perslerin, Mardlar ise Ermenilerin hâkimiyeti altına alınmıştır.

Ermenice literatürde ve tarih yazımında Kürt isminin kullanımı yakın bir döneme denk gelir. Öncesinde Kürtlere, Mard denir. Bunun sebebi hem Ermenilerle sınır boyunca Mard aşiretinin yaşamasıdır ve onlar bütün Kürtleri Mard olarak kodlamıştır; hem de Ermeniler ile Kürtler arasında, henüz tüm Kürt topluluklarının Kürt ismi ile bir araya gelmesinden önceye dayanan bir ilişki vardır ve bu ilişkinin yansımaları hala canlıdır.

Tarihin bir devrinde Ermenilerin hükmettiği ama kalıcı olamadığı Kürdistan’ın kuzeyi ve şu an Türkler, Ermeniler ile Azeriler arasında bölüştürülmüş olan ve bu üç topluluğun her türlü zulmüne maruz kalmış eski Kürt ülkesinden günümüze kalmayı başarabilmiş bir iki örnek belki durumu açıklamaya yetecektir.

1928 yılında Türkler, Kürdistan’daki binlerce köye Türkçe isimler verdiğinde binlerce yıldır varlığını sürdüren isimler ve onların tarihsel anlamları da kayboldu. Örneğin Ağrı’nın Eleşkirt ilçesine bağlı tarihi bir köyün ismi Dolutaş olarak değiştirildi. Köyün yeni ismi eski bir saray kalıntısının taşlarıyla dolu olduğu için Dolutaş yapılmış olmalıydı çünkü burası eski Marda’nın merkezi kabul edilen ve 1928’e kadar Mardo, yani Kürt ismini taşıyan bir köydü. Köye bir süre sonra Karapapaklar yerleştirildi ve bir Kürt tarihinin bir bölümüyle ilgili bu müthiş bağ yok edildi.

Bugün Ermenistan ve Azerbaycan arasında bir soruna dönüşen Karabağ’ın 1935’e kadar kullanılan ismi Mardakert’tir. Hala da bu adla bir kültürel bölge olduğu kaynaklarda geçiyor ve haritalarda yer alıyor. Marda, Kürt demektir. “Kert / Gerd” sözcüğü ise, Kürtçe’deki höyük - kale anlamındaki “gir/d” ve sonrasında “girtin” (elde tutmak, hükmetmek) sözcüğünden Ermenice’ye geçmiştir ve “kale, hisar” demektir. Bir karşılaştırma için Malazgirt isminin kökenine bakılabilir, eski ismi Manaz-Gerd’tir. Neticede Mardakert de Mardo’nun kaderini paylaşmış ve talan edilmiştir.

Bir diğer örnek Azerbaycan’dandır. Başkent Bakü’nün eski yerleşimi yeri olan ve günümüzde şehrin semtlerinden biri kabul edilen bölgenin adı Mardakan’dır ve anlamı Kürtlerin Diyarı demektir. Bu adı taşıyan ve korunmaya alınmış bir kalesi olan Mardakan’daki tarihi kalıntıların çoğunluğu M.S. 1. yüzyıla tarihlendiriliyor. Yani tam da Mardların tüm belgelerde karşımıza çıktığı yıllar. Şirvan Beyleri, Siirt Şirvan’a (oradan da Barzan’a) göç etmeden önce uzun yıllar Mardakan’da hüküm sürmüşlerdir.

Geriye dönersek, Sasaniler’in ortaya çıkışı sonrası Mardlar görünmez hale gelmiş ve Mann ismi kullanılmaya başlanmıştır. Persleştirme politikası gereği Mardların sürgün edilmiş olmaları, ağır bir yenilgi alarak bir süreliğine Man Kürtlerine tabi olmuş olmaları mümkündür. 

Med, Mad, Mod, Mard, Merd, Mand, Man gibi Kürt isimlerinin birbirinin aynısı olduğu varsayılsa da bunun tümüyle böyle olmadığını düşünüyorum. Ya isimler yazım ve telaffuzlarda ayrışmışlar ya da yakın isimlere sahip bu Kürt toplulukları birbirine hakimiyet kurduktan sonra diğerinin ismini almışlardır.

Bu haliyle özellikle Rus Kürdologların, Med ismini Mardlara dayandırması ve hem de Mardlardan bir süre sonra belgelerde karşımıza çıkan Man ismini Mard’ın devamı kabul etmelerinin yanlış olduğu fikrindeyim. Zira aynı metinlerde Strabon hem Medya’dan, hem Mardia’dan ve hem de Urmiye Gölü’nün güneyinde kalan toprakların sahibi olan Kürt Manna klanından bahsediyor. Denilebilir ki bir süre sonra Manna, Mardları etkisi altına aldı ve Mardlar da artık Man olarak anılmaya başlandılar.

Dolayısı ile 1961 tarihli çalışmasında Kurmanc kelimesinin köküne dair bir belirlemede bulunan David Neil MacKenzie, bunun “Kurdu Median” sözcüklerinden oluştuğunu söylerken eksik ama hakikate dokunan bir tespit yapmıştır. Kurd ve Mann kelimesi, Kurmanc olarak birleşmiş ve belki de aynı dili-diyalektiği konuşan veya aynı bölgeden gelen Kürtleri tanımlamak için ortaya çıkmıştır. Nitekim Kurmancların, 1040’lı yılların başında kuzey ve doğudan gelen Türk saldırılarından sonra Van ve Hakkâri üzerinden batıya doğru savruldukları bilgisi bu meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Türklerin Kürdistan’ın mevcut dengesini bozmasından sonra Mard ve Man isimleri bir süre kayıtlardan düşerken o güne dek ismi tespit edilmemiş başka bir aşiret birliği de yavaşça tarih sahnesine çıktı. En eski, 1160 tarihli İbnul Erzak’ın Tarihu Meyyafarikinadlı eserinde ismine rastlanan ve Şerefname’de de bahsedilmeyen Millî Kürt aşiretiMardların coğrafik devamı niteliğindeydi. Kelbajar’dan Urfa’ya kadar uzanan topraklarda yerleşik olan ve Kazakistan ile Şam arasına da savrulmuş olan Mıl aşiretinin (Milan, Milî, Millî, Milhî) bir diğer özelliği de Mardların kalesi olan Mardin’i 19. yüzyılda kadar etkin biçimde yönetmiş olmalarıydı. Bu aşiretin Mard ve Manların devamı olduğu bilgisi, yeni bir tartışma konusu olsa da kantılar açıktır; bugün bile Milli aşiretini oluşturan 24 aşiretten ikisinin adı korunagelmiştir: Merd ve Man. (Izady, M. Emin Zeki’nin ve benim 2004 yılında hazırladığım listelerde isimler Mard ve Man iken, Sykes ve İngilizlerin belgelerinde Mardis ve Hacı Manlı).

Bu durum, Kürt aşiret birlikleri içinde sıkça görülen yeniden teşekkül ve aşiret birliğine egemen olan hanedanlığın değişmesiyle ilgili olmalı. Zira -lı,-li (Atmalı, Badıllı, Qereçurlu) takası alan aşiretlerin Türk egemenliğinin başlamasından sonra yeniden ortaya çıktıkları veya sürgün edilerek herhangi bir yere yerleştirildikleri, -wend ve -weyh takısı alan aşiretlerin antik oldukları (Bawend, Büweyh, Hasanweyh), -î eki alan aşiretlerin yerleşim adı bildirdikleri (Ertoşî, Zilî) biliniyor. Millî aşiretinde de böylesi bir yenilenme fark ediliyor.

Bu aşiret birliğinin içinde birçok isim dikkat çekse de, Muş’a isim veren ve Med döneminde Muşki adıyla yönetim bölgesi oluşturan ve son yüzyıldır Araplaşma eğilimi gösteren Muşkilerin, yine Millî aşiretinin içinde ortaya çıkması ve Mardin’i Mişkî / Meşkînan ve Muşkî adıyla yönetecek düzeye gelmesi de ilginçtir. Yine Muşkili Midas’ı bu bağlamda yeniden değerlendirmemiz gerekecektir.

Daha eskiye dönersek, Mard isminin Zadig ve Astkhig ile birlikte Ermenilerin en büyük tanrısı olduğunu da görürüz. Mard’ın hem Kürtlere isim olarak verilmesi hem de bir tanrı ismi yapılması ancak kültürel ithal ile ilgilidir. Nitekim Sümerlerdeki Marduk da, Yunanlılardaki Mars ve günümüzde yılın üçüncü ayı olan Mart da bizim Mardlarla ilgilidir ve hem savaş tanrısı hem de bereket tanrısı olması bizim diğer toplumluluklarla kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.

…

Kürt tarih yazımındaki temel sorunlardan biri de Kürtlerin tarihe şimdiki adları, şimdiki dilleri ve etnokültürel biçimleriyle çıktığını varsaymaktan kaynaklanıyor. Çoğumuz için tarihi kitaplar, belgeler, kronikler incelenirken indekslerde Kürt ve Kürdistan’ı aramak bir tür alışkanlığa, hastalığa dönüşmüştür. Oysa bu, Kürtlerin millet yapısını tanımamakla ilgili durumun basit bir yansımasıdır.

Devletsizlikten kendi tarihlerini işgalcilerinin kaynaklarından ve siyasal bir akılla şekillendirilmiş tarih tezlerinden okuyan Kürtlerin gözü kör edilmiştir çünkü çarpıtıcılar, bize bir yeri işaret ederken geriye kalan her şeyin üstünü örtmüşlerdir.

Diğer milletler için normal olan sosyal değişim, yeniden tarihe dönme, başka adlarla siyasal bir varlık olarak ortaya çıkma ya da dil / din değiştirerek varlığını yeni bir formda sürdürme normal iken, söz konusu Kürtler olunca bu durum köksüzlük ve tarihsizlik ile eşitlenmiştir.

Türk olduğunu beyan ederken Kıpçak-Kuman ya da Oğuz olduğunu belirtme gereği duymayanlar, Kürt olduğunu söyleyenlere Zazalar ile Kürtlerin farklı olduğunu tefsir ile başlıyorlar söze. Asyalı olmak dışında bir benzerliği yokken Hunları ya da Uygurları Türk kabul edenler, Eyyübilerin Kürt olduğunu söylememek için kırk bin dereden su getiriyorlar ve sonra Selahaddin’i bir dini figür olarak hapsederek “Kürt bile olsa mücadelesi din içindi” diyorlar. Sanki Kürtlerin atının tozlu nalı üç kıtaya değse kıyamet kopar.

Şeref Xan’dan birkaç yüzyıl önce yaşamış Ermeni tarihçilerin kendilerini ve Ermeni soyunun kurucusu Hayk’ı bir mythos ile Urartulara bağlamasını tarih kabul edenler, Şerefname’de Kürtlerin soyuna dair hikayeleri tarihdışı olarak yaftalayarak değersizleştiriyorlar.

Dünyanın öteki ucunda kendi isimlerinden üç harfin bir arada bulunduğu bir tarihsel keşiften milli bir paye çıkaranlar, söz konusu Kürtler olunca on harflik benzerliği dahi yetersiz buluyorlar.

İtalya’daki Etrüsklere Türk diyenler Cudi dağının etrafındaki Kardoxların Kürtlüğüne isim benzerliği diyorlar. Anlam bağı olmamasına rağmen Kürt köylerinin isimlerini Ermenice’ye bağlayarak topraklarımızda hak iddia edenler, kendi ülkelerindeki Kürtçe isimlerin üstünü örtüyorlar. El insaf.

Şimdi bütün tarihi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor

03.07.2018

K.24

 

 

Eşîrên Zaza: Li sedsala 17:emîn ji hev hatibûn belavkirin. Navê qewm û nijada wan kird e û ji kurmancan re jî dibêjin kirdas. Kurmanc ji eşîrên mard û lûviyan bi nêzîkî salên BZ (berî zayinê) 800î hatin ketin nav zazayan û bûn wek zazayan kurd.
Du xwedayên kurdan hebûn; Kardox û Mardox. Kurmanc qewmê ji van mardoxiyan in. Bi gotineke din zaza kurdên resen in. Wek li gotineke pêşiyan bi kirdkî ('zazakî') tê gotin; 'kirdasî boçê masî'.
Wate kirdas berê ne kurd bûn, (proto-kurd) û bi tevlîbûna eşîrên zazayan, di bin navê kirdasan bûn kurd. Ibrahım Halil Baran

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Îbrahîm Halîl Baran li ber Şikefta Şanîdarê

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bi Baba Çawişê êzdayetiyê re .. 2022

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nuh’un gemisi nereye indi?

 

 

 

Kutsal metinlerin tarihsel-arkeolojik-kültürel kaynakları konusu vahiy meselesini yeniden tartıştırdığı için sorunlu bir alandır. Kuran-Tevrat-İncil-Avesta böyle diyorsa böyledir diyenler ile akıl ve nesnel bilgiyi temel alanların kapışması hiç bitmeyecek olsa da bu metinlerin birbirini destekleyen, birbirinin önünü açan tarafları da vardır. Nuh, tufan ve gemi meselesi bu alanın en çok tartışılan konularından biridir ve Nuh’un kim olduğu, tufanın hangi zamanda gerçekleştiği ve eğer varsa geminin nereye indiği her zaman büyük bir merakın konusu olmuştur.

Israe?¨l Joseph Benjamin, Doğu’da Beş Yıllık Gezi (1846-1851) adlı metninde Kürtlerin o tarihlerde yılda üç kez Ararat Dağı’nın zirvesine tırmandığını ve burada ibadet ederek insanlığı taşıyan geminin anısına saygı gösterisinde bulunduklarını aktarıyor. Ne var ki Benjamin, günümüzde Cudi olarak bildiğimiz yerden bir yanlışa mahal vermeden Ararath olarak bahsediyor. Yazar detaylı olarak konum bilgileri veriyor ve bu dağın Zaxo’dan 4 fersah (bir fersah 5-6 kilometredir) uzakta olduğunu söylüyor. Basil Nikitin’in de bölümler aktardığı bu metin kafa karışıklığının giderilmesi için iyi bir örnektir.

Benjamin’in bu dağa Ararath demesinin sebebi Kutsal Kitap’taki Kalde geleneği ile ilgilidir. Tufan olayı onlardan alınmış ve yeniden yazılmıştır. Yaratılış 8:4’te “Gemi yedinci ayın on yedinci gününde Ararat dağlarına oturdu” diyor. Yani bahsedilen tek bir dağ değil, dağlar silsilesi yahut bir ülkenin dağlarına verilen genel bir isimdir. Yeşeya, II. Krallar Kitabı ve Yeremya’da ise Ararat bir ülke, bir krallık adı olarak geçiyor. Anlaşılan o ki Tevrat’ın Ararat dağları demesinin sebebi Urartu İmparatorluğu’nun (M.Ö 8-7. yüzyıl; Kürt kaynaklarında Xaldî İmparatorluğu) sınırlarıyla ilgilidir. Bu sınırlar güncel Kürdistan haritalarındaki gibi güneydoğuda Zagros dağlarını içine alır ve bu silsileyi takip ederek batıda Akdeniz’e ulaşır. Batlamyus, henüz 2. yüzyılda Coğrafya adlı yapıtında bu dağlara Kürt Dağları diyor. Tevrat’ın Süryanice çevirilerine bakıldığında ise durum çok daha net ortaya çıkıyor; Yaratılış 8:4’te geçen Ararat dağları ifadesi Tûrê Kardû (Kürt Dağları) olarak tercüme edilmiş. Yani özellikle 10. yüzyıl Ermeni kaynaklarında yoğunlaştığı gibi Ararat dağları / dağı, Ağrı Dağı (Ermenice Büyük ve Küçük Masis Dağı) değildir.

Kuran ise Nuh’un gemisinin Cudi’ye oturduğunu söyler. Hud Suresi’nin 44. ayetinde bir dağdan bahsedilmez; ama Cudi’nin ismi verilir. Oysa Arap kaynaklarında 8. yüzyıla kadar bugün Cudi Dağı dediğimiz dağın ismi, tıpkı Akad, Asur ve Babil belgelerinde geçtiği gibi, Nippur / Nissir Dağı ve daha sonrasında ise Kürtçe hali olan Zerkarî Dağı olarak geçer. Yani gemi aslında Kuran’a göre de günümüzde Cudi dediğimiz dağa inmemiştir. Fakat 9. yüzyıl ve sonrasındaki kaynaklar ısrarla BaKarda (Kardu) ülkesindeki Cudi Dağı’nı işaret ederler. Bu dönemin siyasal kaygılarıyla ilgili olsa gerek.

Ephraim Avigdor Speiser’in Mezopotamyalıların Kökeni kitabı şüpheye yer vermeyecek şekilde Gutilerin Kürt olduğu tezini ortaya koyar ve Guti adının Kuti, Cuti, Cudi, Curti, Gurdi, Kurdi gibi çeşitli telaffuzlarına değinir. Arapça’da G harfi olmadığı ve bu harfin C’ye dönüştüğü de göz önüne alınırsa Kuran’ın da Cudi ismiyle tıpkı Tevrat’taki gibi bir dağdan değil Kürdistan’dan veya bu ülkedeki dağlardan bahsettiği görülür. Nitekim Sümer, Akad ve Asur belgelerinde zaman zaman daralsa da Gudium olarak geçen ülkenin sınırları, Susa ile Qarqamiş arasındaki dağ silsilesini takip eder. Yani o zamanki Kürt ülkesi de Zagroslardan günümüzdeki Güneydoğu Torosları’na kadar olan alanı kapsar.

Êzidîlerin kutsal mekanı Laleş, Duhok’a bağlı Şêxan ilçesine 10 km. uzaklıktadır. Laleş’in avulusunda, giriş kapısının sağında sizi siyah bir yılan kabartması karşılar. Bunun Nuh’un gemisindeki deliği kendi bedeniyle veya başıyla kapattığı söylenen ve daha sonra Nuh’a rehberlik eden yılan olduğu söylenir. Yılan Nuh ve kavmine yol göstererek onları dağdan indirmiş ve Laleş Vadisi’ne getirerek ilk ziyaretin nereye yapılacağını göstermiştir. Yapı tamamlandığında da duvara tırmanmış ve orada kalmıştır. Bugün Kürdistan’da adına “ziyarat” denilen bütün tapınaklar (yani Ziqurrat“Marê Reş / Marê Ocêx” denilen bir siyah yılana sahiptir. İşte o yılanların tümünün Laleş’teki bu yılanın yavruları olduğu ve ziyaretleri koruduğuna inanılır. Ne var ki mesele sadece bir efsane değildir.

Kürdistan Gezisi’ni 1910 yılında yayınlayan B. Dickson buradan geçtiği bilgilerde, Nuh’un, gemisini Ayn Spina adlı bir Kürt köyünde inşa ettiğine ve geminin Sincar / Şîngar / Şengal Dağı’na doğru yol aldığına inanıldığını söylüyor. Ayn Spina bize Arapça’da gemi anlamına gelen Safina (?????) kelimesini çağrıştırıyor. Arapça’daki bu kelime Aramice’den alınmıştır ki Saphina; kesilmiş tahta levha anlamına geliyor. O da köklerini Akadca’daki Sapuna kelimesinden alıyor ve anlamı “düzgün biçimde bir tahtayı kesmek, düzeltmek.”

Sefine kelimesinin anlamı bize yeni bir kapı açıyor çünkü Güney Kürdistan’daki en önemli dağ silsilelerinden bir tanesinin ismi Sefîn’dir. Kuzeybatıda Daraşakran dolaylarından başlayıp Erbil’in kuzeyinden Koyê’ye kadar uzanan bu sıradağlara da Nuh’un gemisinin indiğine inanılıyor. Sefin dağlarının karşıtı olan Rewanduz Dağları ve en yüksek noktası olan Korek Dağı’nda ise bugün bile büyük bir gemi maketi bulunuyor. Bu dağlar ise Laleş’in kuzeyinden geçen Garê Dağları’na kadar uzanıyor.

Talmud’da şunlar yazılıdır: “Kral Sennacherib (Sanherib) Asur’a döndükten sonra bir tahta bulmuş ve ona bir put olarak tapmıştı, çünkü o tahta Nuh’u tufandan kurtaran geminin bir parçasıydı. Sennacherib puta dua etmiş ve bir sonraki seferinde başarılı olması durumunda oğullarını puta kurban edeceğine yemin etmişti. Ancak onun bu yeminini duyan oğulları, babalarını öldürüp Kardu’ya kaçtılar…” Anlaşılan o ki sadece tufanın hikâyesi değil geminin enkazı da daha sonra kutsal bir nesneye dönüştürülmüş, hatta put yapılarak tapılmış.

Öyle ki Talmud’tan binlerce yıl sonra Israe?¨l Joseph Benjamin kitabında Kürdistan’daki kimi kiliselerde ve şeyh evlerinde bu gemiden tahta parçaları olduğunu, Şeyhlerin kendi kutsallıklarının ve soyluluklarını bu tahtalarla ispat etmeye çalıştıklarını aktarıyor. Irak’ın Arap kaynaklarında bugün Kürtlerin Şêxan (Şeyhan - Şeyhler) dediği ve Laleş’in bulunduğu ilçenin ismi Sefina’dır ki burası ismini yukarıda bahsettiğim Ayn Spina’dan alır. Özellikle Kürdistan’ın kuzeyindeki ve bugün Hz. Muhammed’in torunu olduğunu söyleyen şeyh-seyid ailelerinin, örneğin Urfa’daki Şeyhan aşiretinin, bu mıntıkadan yayıldığını biliyoruz.

Sir Leonard Woolley ve ekibinin yaptığı kazılardan çıkardığı tabletlerden, özellikle de 1932’de çıkarılan tablette geçen krallar listesinden Nuh’un M.Ö 2700’lerde yaşamış Sümer Kralı Utnapiştim olduğunu biliyoruz. Utnapiştim, er krallar listesinin onuncu sırasında yer alıyor ve Yahudi-İslam kaynaklarına göre de Nuh, Adem’den sonra onuncu sıradaki peygamberdir. Bu listedeki 7. kral ise Enok’tur; yani dinsel kaynaklarda geçen İdris; ilk kez kalem ile yazı yazmıştır. Yazının icadı da aynı döneme denk gelmektedir…

Nuh’un tufanı bir yazıya sığdırılamaz ama Kürdistan’ı dolaşırken dağların yüceliği ve bu bilgiler ışında kafamda durmadan şöyle bir soru dönüyor: Dünya siyasetinde sular yeniden yükselirken yeni bir Nuh bizi kurtuluşa götürecek mi? Kürdistanlıları bu yeni dönemde boğulmaktan kurtaracak gemi hazır mı?

01.02.2020

İbrahim Halil Baran

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kürt aşiretlerinden detaylı olarak bahseden Arap kaynaklarının ilki Mesudi’nin Maruc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar) adlı kitabıdır. Minorsky’nin İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı Kürtler maddesinde buradan alıntı yapılmış, kayda geçen aşiret listesi aynı yazarın Tanbih’i ve İstahri’nin kitabından eklemelerle zenginleştirilmiştir. Ne var kitapların Arap harfleriyle yazılması, orada geçen Kürt aşiretlerinin isimlerinin de daha sonra latinize edilmesi sebebiyle isimler tanınmaz hale gelmiştir.
Görsel, Maruc ez-Zeheb’in Türkçe çevrisinin ilgili bölümünden. Mesudi’nin bu ilk kitapta bahsettiği isimler ve onlarla ilgili birkaç notumu aşağıya alıyorum:

-Şuhjan: Şu(w)kan şeklinde okunmalıdır. Kürt aşiret isimlerinde küçültme sesi olarak bölgeye göre değişmek üzere -g ve -k sesleri, çoğul olarak da -a ve -an ekleri getirilir. Kürtçe’deki G ve kapalı K sesleri Arapça’da Cim harfiyle yazılır. Bu harf de latinize edildiğinde J harfi kullanılır. Şukan aşireti halen de Kerkük ve İlam'da bulunur. İngilizce metinlerde Shuhan olarak geçen aşiret Şûwan aşiretidir (Şiwên, Şûwanî, Çûbin ve daha doğuda Şawankaran olarak karşımıza çıkan ve Loristan’dan dağılan bu aşiretin kuzeydeki parçalarına Urfa’da Çûvî / Çûvan ve Botan’da ise Şûvî / Şûvan olarak rastlanır.

-Macurdan: Yukarıdaki ses değişimleri göz önüne alınarak bu aşiretin ismi Magurdan - Makurdan olarak okunmalıdır. Bu aşiret, günümüzdeki Mukrî / Mukran aşiretidir. Mukriyan halen de aynı bölgede yaşamaktadır.

-Hazbani: Kürt tarihi üzerine çalışanların çokça bulduğu bu aşiret antik Adhiabane ve modern Hezbanî - Habizbani aşiretidir. Muhtelif kaynaklara Hacbani - Hajbani olarak da geçmiştir. Tarihsel olarak Erbil-Musul-Urmiye üçgeninde yaşamış, Arap akınları sonrası kuzeye, özellikle günümüzdeki Azarbaycan'a kadar dağılmışlardır.

-Şurat: Sıkca gördüğümüz başka bir ses değişimi de u-i sesleri arasındadır. Kürtçe'deki ê sesinin diğer dillerdeki metinlerde i ve -ey veya u sesiyle kaydedildiği görülmektedir. Kürtçe'nin Kendi içinde de benzer bir değişim görülür örneğin Bûk-Bîk veya Bûyîn / Bîyin gibi. Kürt aşiret isimlerinin bazılarında -a/-an/-yan çoğul eki yerine bazen Arapça'daki -at / -et sesi görürüz. Mesudi'nin Şurat olarak kaydettiği bu isim Şêran / Şîran aşiretidir ki günümüzde Şêrwan olarak bilinir. Bu aşiret de Arap saldırılarıyla Azerbaycan'a doğru kaymış, daha sonra Şeddadi göçleriyle birlikte geri dönmüştür. Siirt'teki Şîrwan ve Barzan konfederasyonuna bağlı Şêrwan, Mesudi'nin listesindeki Şurat olarak geçmiştir. Bu aşiret dönemin kaynaklarında Harici olarak belirtilmiştir.

-Şadencan: Bu isim de Şadinkan - Şadikan olarak okunmalıdır. Şadi / Şeddadi aşiretidir ki Selahaddin'in ailesi olan Eyyübiler de bu aşirettendir. Aşiretin Azerbaycan'daki adı Şadmanlı iken Xorosan, Elaziz, Erzurum, Maraş, Sivas, Dersim Adıyaman'daki adı Şadan / Şadiyan / Şediyan / Sediyan ve Urfa'dan Erbil ve Kerkük'e kadar ise Şeddadi'dir. Muhtelif belgelerde ve çevirilerde Şaziyan, Şazencan şeklinde de görülmektedir.

-Lûrri: Lur aşiretidir.

-Madencan: Med İmparatorluğu'nun ismini taşıyan bu aşiret Madikan olarak bilinmektedir. Mad adıyla günümüzde Milli konfederasyonunun bir parçasıdır ve daha kuzeyde Modkan aşireti olarak bilinmektedir.

-Mezdanekan: Mazkan - Mazandaran aşiretidir.

-Barisan: Diğer birçok metinde gördüğümüz üzere s-z değişimiyle Berazan / Berazî (Şerefnamede Barazan) aşiretidir.

-Celali: Muhtelif metinlerde Xalî ve Galali olarak geçen aşiret günümüzde de Serhad'ın en büyük aşiretidir.

-Cabarki: Gabar aşiretidir. Bu aşiretten Araplaşanlara Cuburki, Cibirki denir.

-Cavani: 24 aşiretten oluşan Yezidi Cuwana konfederasyonunun merkez aşiretedir. Bazı metinlerde Ciwanî, Cuwan, Juwan, Jewan ve Cevan olarak geçmektedirler.

-Müstekan: Urfa'dan Dersim'e yerleşmiş olan Mestikan / Mestan aşiretidir.

Debabil: Bu aşiretin isminde de yazım hatası var. Doğrusu Denabil aşiretidir. Berazi-Dunai aşiretinin Arap telaffuzlarından biridir. Ayrıca Mihemed Emin Zeki Beg'in listesinde Mil konfederasyonuna bağlı Denabi olarak geçer. Suriye Arapları bunlara Dunabî, Dunabît, Denabiz demektedirler. Ezdi aşiretidir.

-Curkan ve Yakubi: Kaynaklara Hristiyan Kürtler olarak geçmişlerdir. Marco Polo'nun seyahatnamesinde de bu isimlere denk geliriz. Geçtiğimiz yüzyılın başına kadar Hristiyan Kürtler olarak yaşam sürdürüyorlardı. Curkan, kanımca Gur aşiretinin Hristiyan kalan kısmıdır. Yakubiler ise Mardin Derik'te bulunan bir aşirettir. Batılı kaynaklara Jakobitler olarak kaydedilmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Korona artık bir fikirdir

Hegemonya yarışında Çin’in ABD’yi geride bıraktığı hâkim alanın yapay zekâ olduğu artık bilinen bir gerçek. Bu alanda hizmet veren şirketlerin yüzde ellisinden fazlasını Çinli şirketler oluştururken geriye kalanını bütün dünya ülkeleri oluşturuyor. Bu başarının arkasında 1,5 milyarlık nüfusun sağladığı büyük bir veri havuzu ve yatırım yapmaktan korkmayan bir devlet aklı var. Yakın bir zamana kadar kopya ürünler veya başka ülkelerde geliştirilmiş fikirlerin hamaliyesini Çin malı olarak üreten ülke artık çok başka bir yerde.

Avrupa ülkeleri ve ABD tarafından haklı ulusal güvenlik gerekçeleri ve endişeyle izlenip engellense de 5G gibi internetin en ileri teknolojisine bütün ülke sathında sahip olması, yüz tanıma sistemlerindeki gelişmişliği, günlük perakende satışlarının neredeyse %80’ini online ödeme ile gerçekleştirmesi ve yıllık 5 trilyon dolara yaklaşan dijital ekonomisi; Çin’in bu alandaki liderliğinin başlıca göstergeleri. Bu büyümenin en önemli ayağını batı menşeli aplikasyonların engellenerek Çinli muadillerinin yaratılması ve böylece milli verilerin muhafaza edilmesi düşüncesi oluşturuyor. Batıdan ilham alınarak üretilen ve başlangıçta Çin’in Whatsapp’ı ya da Çin’in Facebook’u gibi adlarla tanıtılan Wechat, Youku, Baidu, Tencent ve Alibaba gibi uygulamalar şu an benzetildikler ürünlerden daha üstün özelliklere sahip ve data toplama konusunda çok daha ileri bir yerde duruyorlar.

Çin’in dijital altyapısının ve muazzam yapay zekâ uygulamalarının gücü, bütün dünyada büyük paniğe yol açıp yükselme trendi gösterirken Çin’in kontrol altına aldığı koronavirüs meselesinde yeniden görüldü. Zira salgının yayılmasının geriletilmesi büyük oranda bir mobil uygulama ile sağlandı. Her vatandaşın kimlik numarası ile zorunlu olarak kullandığı Wechat uygulamasına eklenen yeni bir özellik; vücut ısısı ölçümü yaparak diğer sağlık bilgilerinin girilmesini zorunlu kılıyor, ön kamera aracılığıyla hastalık bulgularını değerlendiriyor, GPS verileriyle diğer vakalarla mesafeleri ölçüyor ve şartları değerlendirerek vatandaşın virüse yakalanıp yakalanmadığına yapay zekâ ile kanaat getiriyor. Pozitif verili şahıslar yine online olarak çok iyi organize edilmiş Komünist Parti’nin üyeleri tarafından takibe alınarak gerekli tıbbi müdahaleye tabi tutuluyorlar. Öte yandan evlerinde karantina altında alınan vatandaşların tüm ihtiyaçları da benzer şekilde uygulamalarla çalışan lojistik ekipleri tarafından sağlanıyor.

Haklı gerekçelerle otoriterlikle suçlanan Çin, dijital devrimi kendi toplumunu elde tutmak için kullanıyor. Çin’in bu mücadeleden zafer ile çıkması, kendi toplumunu sistem etrafında yeniden konsolide ederken, ona uluslararası arenada da bir açılım sağlayacaktır. Salgın öncesi dünyanın gözü önünde ABD’nin şiddetli mobbingine maruz kalan Çin’in bu dönemde büyük ekonomik kaybına rağmen baskılardan kurtulması onun hanesine yazılacak ilk kazanımdır. ABD’nin Avrupa’daki müttefiklerine dahi uçuş yasağı getirdiği ve olağanüstü hal ilan ettiği kriz halinde Çin’in belli bazı yerler dışında herhangi bir yasak getirmediği, ülkeye giriş yapanların itina ile takip edilerek karantina otellerine yerleştirildiği ve salgının olduğu ülkelere iyileşen hastalarının plazma transfüzyonlarının da dâhil olduğu önemli medikal yardımlar yaptığı görülmektedir. Bu krizin bu şartlarda bir süreliğine de olsa devam etmesi durumunda Çin’in korana virüsünü kontrol altına almak ile gelecek liderlik pozisyonunu çıkarları için kullanacağı rahatlıkla söylenebilir.

Siyasal tarih, doğal afetlerin politik etkilerini kontrol altına alamadığı için sosyal olarak helak olmuş yüzlerce devletle doludur. Bu krizle birlikte ABD-Çin çatışması duraksadı; altın yükselirken dünya borsaları, petrol fiyatları, pariteler, Çin’in ihracatı keskin düşüşler yaşadı fakat hala Çin’in üretim zincirinde bir sorun yok ve piyasaya enjekte edilmiş büyük bir para var. Bugün Çin, her vatandaşının anlık sağlık raporuna sahip bir devlet olarak kendi toplumunu ve başındaki felaketi kontrol altına almış görünüyor. Diğer taraftan mesela binlerce yıllık devlet geleneğiyle övünen İran’ın dramatik çöküşüne ve batı devletlerinin yapay zekâyı doğuran medeniyete ev sahipliği yapmalarına rağmen korkunç bir şekilde bocalamasına tanık oluyoruz. ABD küresel gücüne rağmen şu an içine çekiliyor ve krizin böyle seyretmesi onun ülke içindeki sosyal, ekonomik ve özellikle bir kangrene dönüşmüş olan sağlık sistemi ile ilgili tüm problemlerini açığa çıkaracağa benziyor. Bu durum zaten borçlu esnafın ekonomik krize denk gelmesi gibi dokunaklı bir hikâyeyi anımsatıyor.

Bu krizin başlangıcındaki yaygın komplo teorisi ABD’nin Çin’in önünü kesmek için böyle bir virüsü dolaşıma soktuğu düşüncesiydi. Nitekim Çin'in önde gelen epidemiyologlarından Cong Nanşan da virüsün Çin'de ortaya çıkmasının, kaynağın Çin olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien ise "Salgını Vuhan'a getiren ABD ordusu olabilir; ABD bize bir açıklama borçlu" ifadelerini kullanmıştı. Oysa çağların değişim noktalarındaki espri, yeni bir ileri silah teknolojisine sahip olma halidir. Şu an kim kime karşı kullanıyor bilmiyoruz ama kontrol sahibi olan ilk darbeyi yiyen Çin’dir ve görünen o ki ortada eğer bir biyolojik silah varsa Çinliler onu kullanarak kendilerini test ettiler.

Usta stratejist Sun Tzu, Savaş Sanatı kitabında “Savaşta mahir olanlar, düşmanı savaş alanına getirir ve onun tarafından oraya getirilmezler” der ve ekler; “Savaş meydanında ilk olan ve düşmanın gelmesini bekleyen, savaş için daha çok hazır olur; sahada ikinci olan ve savaşmak için acele etmek zorunda kalanlar daha bitkin olacaktır.” Peki, koronavirüsün Çin’den çıkması bir tesadüf mü yoksa Çin’in düşmanını kendisinin ilk vardığı, güçlü, avantajlı olduğu savaş meydanına çekme hamlesi mi?

Cevap ne olursa olsun artık korona bir virüsten daha çok bir fikirdir. Mevcut düzeni sıfırlayabilecek kadar güçlü bir fikir. Medeniyetin seyrini değiştirebilecek kadar güçlü bir fikir.

14.03.2020

İbrahim Halil Baran

 

 

 

 

 

 

 

 

Desşt-î Şarezûr

Bu diyar-ı Kurdistan ki bî misl û bahadır
Bir tek dağına bütün türk mülkü fedadır

 

 

 

 

 

 

KURDISH AUTHORS

 

 

 

 


Foundation For Kurdish Library & Museum